Narçiçeği…

Dersîm MÎRZA

Patikada yürümek hoştur, güzeldir de ah şu sıcaklar olmasa. Hele biraz sonra yağacak olan Mayıs yağmurunun habercisi olan bir sıcaklık ise bu, hiç çekilmiyor. Ama yol bu, yürümek lazım. Durmadan duraksamadan yürümek. Biz de öyle yapıyoruz. Yolun uzun ve çetrefilli olması hiç umurumuzda değil, biz yolun sonundaki güzelliğe yürüyoruz. Bu yüzden de aldırış etmiyoruz hiçbir engele.

Yolun sonunda son durak yok; soluklanacağımız, soluk alacağımız, birkaç kelamı ve bir parça ekmeği bölüşeceğimiz bir mekan var yalnızca.

Bir de bizi bekleyenler…

Nereden gelip nereye gideceklerini sormayacağız onlara. Sadece sonsuzluğun bir parçası olan kısa bir demi paylaşacağız, o kadar. Yani zamanlarından da çalmayacağız, zamanlarının içerisine sızarak başka vakti alemlere sızacağız. Belki tartışmaların, hoş sohbetlerin akışında bulacağız kendimizi, belki de bir sükunetin en ketum hallerinde halleşeceğiz sözcüklerin en uzağındaki sevgi ve aşk dilinde. Ama her an’da anlamlaşmaya doğru yol alacağız.

İşte bu yüzden biraz sonra bizi sırılsıklam edeceğini bildiğimiz yağmura rağmen yürümeye devam ediyoruz. Yorulduğumuzdan değil de soluklanmanın tadına erişebilmek için sırtımızı bir ağaca yaslıyoruz. Yanımızda aynı yolu aynı zamanı paylaştığımız, saçı görüp geçirmiş olmanın huzuru ile hafiften kırlaşmış, yüzünde gülümsemeyi hiç eksik etmeyen ve varlığı ile çevresine durmadan moral saçan Şemsettin…

İlkin ismi tuhaf geliyor, bir gerillaya yakışmıyor gibi duruyor ama biraz sonra anlatacakları ve soracakları ile bir araya getirdiğimde ve yüzündeki gülümsemeyi hissettiğimde ismi daha bir oturuyor zihnime…

Şemsettin…

Güneş, aydınlık, ışıktan olan…

Belki de budur gerillaya yakışan ve onu tanımlayan ama, her şeyi bir kalıba sokmaya olan meylimiz var ya, işte o meyilden olsa gerek tuhaf kaçıyor bu isim…

Velhasıl; uzatmadan meseleyi, yaslandığımız ağaca geri dönelim. Sırtımız o ağacın gövdesinde huzur bulmuşken karşılaşıyoruz Şemsettin’in o gizemli sorusu ile:

“Söyleyin bakalım en devrimci ağaç hangisidir?”

Önce cevap vermiyoruz, ağacın devrimcisi mi olur dercesine bakıyor ve gülümsüyoruz. Tabii yüzümüzde hemen onun gülümsemesi aks ediyor:

“Hayrola devrimciler, doğadaki yoldaşlarınızı bulamıyor musunuz?” sözleri ile sorunun ve soranın ciddiyetini fark ediyoruz. Önce birbirimize bakıp sessiz kalıyoruz. Cevabı birbirimizin gözlerinde, en çok da Şemsettin’in gözlerinde arıyoruz. Onun gözleri ise muzip bir çocuğun gözleriymişçesine gülümsüyor. Aslında cevabın çok yakınımızdayken bizlerin uzaklara dalıp uzaklarda aramasına gülümsüyor…

Bir süre öyle cevapsız kalıyoruz…

Sonra terden sırılsıklam olmuş yüzümüzü tam göğe doğru kaldırırken fark ediyoruz dayanağımız olan ağacın bir nar ağacı olduğunu. Tomurcuklanmış, çiçek açmış nar ağacı. Birkaç ay sonra o çiçekler nar meyvesi olacak yani bir iken binleşecek, çoğalacak, durmadan çoğalacak.

Tıpkı bir devrimci gibi…

Tam cevabı verecekken, cevabı bulduğumuzun farkındalığıyla bizim cevap vermemizi beklemeden; “ne tuhaf değil mi, bir de devrimin en kızgın yaşandığı, onlarca yiğidin toprağa dönüştüğü ayda, mayısta çiçekleniyor bu nar ağacı ve kan kızılı…”

Binleşen birlik, mayıs ve kızıl…

Gerçekten de bir devrim ağacı gibi…

Oldukça sosyalist…

Hemen çocukluğumun bilmecesi geliyor aklıma; ‘çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane…’

Ve gülümsüyorum…

Keşke diyorum her şey böylesine çoğalabilen olsa…

Bir bedende, bir ruhta binleri barındırsa. Her şey nar çiçeği saflığında, onun estetiğinde ve onun mütevaziliğinde olsa…

Tıpkı Şemsettin gibi…

Her şey mayısın hamurunda mayalansa.

1 Mayıs’tan 31 Mayıs’a kadar…

Her insan kendinde binleri barındırsa tıpkı Haki gibi, Deniz, Yusuf, İbrahim, Sinan gibi… Leyla, Mizgîn, Ronahî, Uta, Amara gibi, Ferhat, Mahmut, Erîş, Andok gibi…

Keşke her mevsim nar çiçeği açsa, ülkem boydan boya kızıla boyansa…

Kurduğum hayallerin sükunetinde uzaklara dalmışken;

“Haydi yoldaş, sualimin cevabını buldun. Şimdi o sualin bir cevabı olarak yola devam etmeye… Durmak yok, bizi bekleyenler var ufukta, onları daha fazla bekletemeyiz” sözleri ile kendime dönüyorum.

Kendime dönüp Şemsettin’in güleç yüzünde dolu dizgin duran yaşam aşkını görüyorum.

Tam yol alacakken beklediğimiz yağmur başlıyor, her adımımızda şiddetini daha da arttırıp bardaktan boşalırcasına yağıyor…

Ve bizler yağmura, çamura aldırmadan nar çiçeğinin yüzümüzde bıraktığı güzellik ve huzur ile yola devam ediyoruz.

Bizleri bekleyen binlere yol alıyoruz…

Vakit narçiçeği vakti…

Mevsimin neşeye dolduğu,

Yaşamın bolluğa evrildiği vakit…

Kimselerin tek kalmadığı

Tekliğe yerin olmadığı bir mevsim…

Narların çiçeklendiği zamanlar

Devrim çocuklarının boy verdiği

Filizlendiği demlerdir…

Kimi yitim zamanı der Mayıs’a

Oysaki Mayıs’tır o kahramanları

Çoğaltarak doğuran

Tıpkı narçiçeği gibi filizlenir

Bu topraklarda nice kızlar – oğullar…

Narçiçeğinin yeni doğuş sancısıdır

Mayıs’ın her bir gününü anlama kavuşturan

Mayıs 1

Mayıs 2

Mayıs 6

Mayıs 18

Mayıs 31

Mayıslanıyor her an yaşam

Mayıs’ın her bir günü

Yeni bir yaşama yol alıyor

Birleşerek binleşiyor

Tıpkı narçiçeği gibi…

Tıpkı Şemseddin gibi…

(Şemsettin yoldaş 2015 Mayıs’ında yaptığımız güzel bir yolculuk esnasında benden narçiçekleri üzerine bir yazı yazmamı istemişti. Ben ise ‘bu kadar güzel anlamları senin yüreğin kattı. Sen yaz!’ demiştim. 2019 Mayıs’ında tekrar o nar çiçekli yoldan ilerlerken bu yazıyı bir borç bilip yazdım. Ona okuması için göndermek istedim ama bir türlü ulaşamadım. Ekim ayının sonlarında yerini öğrendiğimde artık o, narçiçeklerinin tüm kokusunu yüreğinde toplamış, bahar yağmurlarını sonbaharın esintisine salmış; sonsuzluğa yol almıştı…

Yine bir mayıs ayındayız…

Şemsettin ve tüm nar çiçeği anlamsallığında varolan güzelliklerin anısına…)