Nefes kırımı

Kır saçlarına düşen çiğ damlalarına methiyeler dizerdik. O damlalardan kendimize yol yapar, nefes duraklarımızı oluştururduk. Her yaz tatilinde büyük bir heyecanla Taşpınar’ın yanıbaşında kurduğu çiftliğine doluşurduk. Bütün bir yılı bu hayali gerçekleştirmek için yaşardık adeta. Hani hepimiz köyde, kasabada yaşıyorduk. İneklerimiz, tavuklarımız vardı haliyle. Her sabah annelerimiz tavukların yemlerini verir, büyük bir tutkuyla o inekleri yolcu ederlerdi otlağa. Bozkırın üstüne düşen güneş yükselmeye başladıktan sonra da çocuklar uyanırdı. Sonra okul, öğle tatili, tekrar okul… Ardından oyun faslı… Nefes nefese…

Ve akşam… Telefunken markalı tek kanallı televizyonumuzda film seansları. Filmlerin konusu ise hala hafızamda çok canlı… Dünyayı işgal eden kuşlar, karıncalar, çekirgeler… Sular altında kalan dünya, sel felaketinde yiten hayatlar, depremler… Felaket senaryolarıydı tabii ki bunlar. Gerçek olamazdı. Buna rağmen sabahın ilk ışıkları ile gelen huzuru gecenin karanlığında elimizden aldığını hisseder, o filmleri izledikten sonra dışarıya tek başına çıkmaya korkardık.

Çiftlikte ise elektrik yoktu. Gece masalları anlatırdı anneannem bize. Yüzü aşkın torunundan en az otuzu her yaz orada buluşurduk. Gaz lambasının gölgesinde elleriyle yaptığı hayvan siluetlerinin isimlerini sorardı. Her birimiz sorduğu soruları doğru cevaplamak için çırpınır, sandığındaki hazinesinden nasibimizi almanın hayalini kurardık. Ne de olsa bilene Fransa’daki dayımın getirdiği şekerlerden bir tane (sandıkta bayatlamış olmasına aldırmadan) hediye… Sonra büyük bir huzurla uyur, sabah erkenden kalkar, anneannemin düzenlememizi yapmasını beklerdik. Evin temizliği, yemek yapımı, atların bakımı, kuzuların otlanması, sebzeci Zühtü’nün arabasını yol üstünde gözleyip çiftliğe getirme, şekerpancarını sulama vs şeklinde bir dizi görev vardı işte… En çok kuzuları otlatmak ve şeker pancarını sulamak isterdik. Böyle geçerdi günlerimiz. Ve her birimize bu işlerin hepsini yapma fırsatı doğardı. Anneannemin duruşuna sinen asaletin tecrübesiydi adaleti, huzuru, sevgiyi getiren. Olduğumuz gibiydik hepimiz, huzurlu, kaygısız… Ve o, ‘Doğaya ve kendinize saygılı olursanız siz de hep böyle olduğunuz gibi kalırsınız. Huzurlu, sevgi dolu…’ diyordu ısrarla.

Hani şimdi ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir öykünün içindeyiz ya… Parmaklarımızın ucunda dünyayı yönettiğimiz, bir tweet ile masalların kozmik kuşlarına hayat verip dünyayı küresel bir köye çevirdiğimiz uzay çağındayız. Nasıl olur da şimdi bir virüs ile baş edemiyoruz değil mi? Neyi yitirdik? Saygıyı mı yitirdik, olduğumuz gibi olmanın inanılmaz enerjisini mi? Bir virüs nefesimizin ve hafızamızın yolunu tıkıyor, öldürüyor. Büyük bir karmaşa yaşıyoruz. Özlem ve korkularımızı anımsıyoruz en çok da. Çocukluğumuzda filmlerde çizilen felaket senaryoları bir bir gerçek oluyor. Güzel günler bir masal kıvamında. Evrenle bağımız bir nefes kadar… Yerin yüzünde yaşam can çekişiyor. Bütün bunların anlamı ne?

Bu soruya verilerle, görüntülerle, sorgulamalarla, yazılarla, açıklamalarla sayısız cevap veriliyor, verilecek. Artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı konusunda herkes hem fikir. Filmlerde yaşananların gerçek olmayacağına inanan kuşaklardan sonra şimdi filmi yaşayan hatta gerçek kılmak için uğraşan kuşaklar büyüyor. Hafızamız, bilgelerimiz, nene ve dedelerimiz etik estetik değerlerini yitiren sistemin ürettiği virüsün hedefinde.

Oysa toplum kırımı, kadın kırımı, yaşam kırımı dedi mücadele edenler ısrarla. Şimdi hepsinin ortak ifadesi ise nefes kırımı… Duvarların ardından, dağların doruklarından, yıkılan şehirlerin sokaklarından alternatif bir sistemin, demokratik ekolojik ve kadın özgürlüğüne dayalı bir paradigmanın ve onun demokratik konfederal yapısının mümkün olduğunu anlattılar insanlığa. Harf harf, hücre hücre, adım adım mücadele ederek hem de. Şimdi bu korona günlerinde dünya karantinadayken yapılan operasyonlar, tutuklamalar, kayyum atamaları defalarca deneyimlediğimiz düşman gerçeğini bir kez daha vuruyor yüzümüze. Buna karşı nefesimizi, yüreğimizi, beynimizi korumak, şimdi her zamankinden daha önemli belki de.