Olağanüstü anlaşılmaz

HDP Genel Merkezi’nde Meclis Üyesi Ahmet Karataş’a bıçaklı saldırı yapıldığı haberinin duyulduğu saatlerde, gözaltında kayıp dosyalarında zaman aşımı sorunu ile ilgili görüşmeler yapmak üzere TBMM’deydik. İlk duyduğumuz hali ile bizi ayrıca dehşete düşüren bu haber üzerine Meclis binası içinde gözümüze kulağımıza değen tepkileri ve yine ortama hakim umursamaz havayı düşünüyorum hala.
Haberi ilk olarak CHP’li bir milletvekilinin danışmanından duyduk. "…adamın biri HDP’li birinin boğazını kesmiş…" diyen ses tonundaki panik havasının ömrü birkaç dakika sürdü sürmedi, yapılacak açıklamaya dair başka bir milletvekili danışmanı ile kısa bir konuşmanın ardından konu kapandı ve yerini hiç yaşanmamışçasına günlük koşuşturmalara terk ediverdi.
HDP’li vekillerin merak ve kaygılarını ayırırsanız ortada ne olağanüstü bir hava, ne bir endişe hali, ne merak! Saldırıya uğrayan kendi partileri ve partilisi değildi tamam, ama ortada bir parti binasında planlı bir saldırı, katledilmeye çalışılan bir siyasetçi vardı. Üstelik hükümetinden askerine, işçisinden ev kadınına siyasetin, bireysel ve toplumsal hayatın tümünü ilgilendiren bir sürecin çözücü aktörlerinden biri olan bir partiye ve partiliye yapılan bir saldırı.
HDP dışındaki parti grup toplantılarında da kısa değinmeler olmuş basından izlediğimiz kadarıyla, ancak olaya, Papua Yeni Gine’de yaşanmış muamelesi yapılarak… Açıkçası, halen bu pişkinliği hazmedemiyorum.
Bu pişkinlik bu olayların, bu tarzın normal ve anlaşılır olduğu genel kanısından da güç alıyor aslında. Nitekim cumhurbaşkanının, başbakanın, hükümet sözcülerinin gittikçe daha yükseğe tırmandırdıkları nefret dilini, HDP’yi hedef gösteren söylemlerini, parti binalarına yapılan saldırıları ve toplu linç girişimlerini normal kabul edenler, bu saldırıyı da olağan karşıladılar. Yani beklenen olmuştu. Şaşırtıcı, olağanüstü bir durum yoktu.
Son olaylarda sokağa inen askeri, ilan edilen sokağa çıkma yasaklarını, uygulanan adı konmamış olağanüstü hali, MGK’nın sivil hayata açıktan müdahil olmasını, MİT ve polis teşkilatının dokunulmazlık zırhının güçlendirilmesini, 48 insanın ölümünü ve toplumu karşı karşıya getirecek karanlık şiddet olaylarını yani olağanüstüyüm diye bas bas bağıranı bile şaşırtıcı ve olağanüstü bulmamayı başarmak yine aynı genel kanının bir sonucu…
Öte yandan, çözüm sürecinin başarıyla götürülmesi barışçıl yöntemlerle yol alınması, insani değerler adına hayati önemde elbet. Bu nedenle, bu sürece zarar vermeme çabası anlaşılabilir ve değerli bir çaba. Ancak bir siyasetçinin, parti binasında vahşice katledilmeye çalışılması ne herhangi bir sürece sıkıştırılabilir ne de hangi partiden olduğuna.
Normal olan, olağan olan; bu durumda sadece Kürtlerin, sadece HDP’nin değil toplumun tüm kesimlerinin bu saldırıya karşı ayağa kalkmasıdır. Polisin, yargının saldırganı kayırmamasıdır. Çünkü işlenen suç kişi ya da partiyle sınırlandırılamayacak vasıfta, toplumu, barışı, demokrasiyi  hedefine koyan bir saldırı, bir gözdağıdır ve devamıyla tehdit etmektedir.
Gerçi kime diyorum ki! Hayatını etkileyen en önemli olayları bile filme bakar gibi izleyen, sıkılınca arkasını dönüp küçük dünyasına kilitlenen toplum fotoğrafı ve Meclis’in hali geliyor gözümün önüne… Ancak, "balık baştan kokar" mı desem, "aslı ne ki vekili ne olsun" mu desem bilemedim.