Orası kimin yurdu, Recep Tayyip?..

Bu topraklar, Türk ırkçılığıyla zehirlendiği günden beri, bir defalık olsun karşıdan gelmediler. Kurtlar gibi pusuda bekleyip, dumanlı havaya, karanlığa karışarak Kürtlere saldırdılar. 1990’larda devlet mafyalaştı, Mafya tuzakçılığı devlet oldu.

Aynı fırsatçılık komşuları talanda da kullanıldı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Rusya iç savaşla kanıyordu. Meydanlarda gırtlaklaşma, köşe başlarında işlenen cinayet ve suikastlerle ağır yaralıydı, ülke.

Yer altında faaliyet gösteren çeteyken, bir darbeyle Osmanlı yönetini ele geçiren İttihat ve Terakki, komşunun halini fırsat bilip pusuya yatıyordu.

Baş komutan olan Enver Paşa, Büyük Türk imparatorluğunu kurma hayaliyle Rusya içlerine dalıp, fatih olma şerbeti içmek istiyor, kira mukabilinde etrafını kuşatmış yandaş kalemler de, gaz verip onu "İkinci Napolyon" olarak parlatıyorlardı. (Recep Tayyip’in yandaşları, efendilerini asrın lideri yapıyorlar.) 

Fransız Napolyon başaramamış ama, Türk oğlu Türk (kendisi Gagavuzdu) Napolyon bunu başaracak ve "Allahın izniyle" Asya Fatihi olacaktı.

Ve Enver, Tahran’ı ele geçirdikten bir hafta sonra Bişkeki de alarak Rusya Fatihi olmak olma hayaliyle, 130 bin kişilik orduya taarruz emri vererek Birinci Dünya Savaşını başlatıyordu. Ancak ordusu, düşmana tek kurşun atmadan Sarıkamış’ta karlara saplanıp, askerler buzdan heykel kalıbı kesiliyor, yer yüzünün, tek kurşun atmadan durduğu yerde kırılıp saf dışı ilk ve son ordusu oluyordu.

Osmanlı devleti, bundan sonra bir çetenin ırkçı yayılma hırsına kurban gidiyordu. TC’yi eline dolayıp, hükmü altına almış Recep Sultan’ın sonu hakkında bir kehanette bulunmak istemem. Fakat, Enver ülkeden kaçıyor ve Tacikistan’da, bilincini tümüyle kaybetmiş halde, kılıçla mitralyöze saldırırken vurulup can veriyordu.

İttihatçıların devleti batırması ayrı mesele, fırsatçılığa dönersek TC, İkinci Dünya Savaşı arifesinde, Fransa’nın, egemenliğindeki Suriye’nin Hatay bölgesine göz koymuş ve almıştı. Çünkü Fransa, Suriye yüzünden belaya bulaşıp gücünü dağıtmak istemiyordu.

Kıbrıs, ayağa gelmiş bir başka fırsattı. Dünya, Kıbrıs’ta yapılan hükümet darbesine tepkiliyken, TC "kurtarıcı rolü"yle aradan kaymış, adanın yarısını ele geçirmişti…

 İmparatorluk hayali peşinde koşan fırsatçı uçuk akla göre, Suriye kolay lokmaydı.

Kürtler, Girê Sipî (Til Abyad) şehrini, İslamcı teröristlerden kurtardıktan hemen sonra, fırsat topaçı döndürülmüş ve Recep Tayyip, asrın lideri edalı olarak, Kürtlerin devlet kurmasına izin vermeyeceklerini söyleyip, kuru sıkı ile savaş ilan etmişti.

Ama çok önce, İslam devletini ilan eden haramilere (IŞİD) itirazı yoktu. Hatta, Akçakale sınır kapısı, çete için ikmal üssü olarak kullandığı haberleri, bütün dünyada da tedavüle girmişti.

Şimdi Kürt düşmanlığını, "Kürtlerin Arap ve Türkmenleri yerlerinden sürüp, etnik temizlik yaptığı" safsatasına sarıyor, kendince insani role çıkıyordu.

İçeride sokağa çıkana kurşunla "dur" deniyordu ya, Kürtler yer yüzünün bütün parçalarında, dikenli tellerle çevrili esir, o da esir kampının bekçisi olmalıydı.  O nedenle, "orası, burası kimin yurdu, orada, burada benim elim, dilim, kanlı bıçağım ne arıyor?" demeden, önüne çıkan Kürde namlu doğrultuyor, tehdit savuruyordu. Kürt hareketi, Til Abyad zaferinden sonra, Recep Tayyip’in hamlesini beklerken, kanlı el, bebek, çocuk, kadın katliamıyla Kobanê’ye sızdı…

Kürtler, yas tutup, katliam gününün akşamı ağlayarak, televizyonlara düşen kanlı manzarayı seyrederken, Recep Tayyip’in silüeti beliriyor ve Kürtlerin yorumuyla, "al sana" diyen konuşmasını yapıyordu.

Yas tutan Kürtleri, şu sözlerle tehdit erdiyordu:

"Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok sayılmasına, kirli hesaplarla ülkenin parçalanmasına izin vermeyeceğiz. Açık ve net söylüyorum, Suriye’nin kuzeyinde, ülkemizin güneyinde yeni bir devlet oluşmasına da asla müsade etmeyeceğiz, bunu da açıkca söylüyorum."

AKP torbasına baş koyup yemlenenlere sunulur, ama insanlık nerede? Din iman, bunun neresinde? Katliamdan sonra, "al sana" dercesine tavrın ağzı değil mi, bu sözler?

Yer, gök, güneş ışığı adına söyleyin, bir halka düşmanlığın, bu ruh halini nasıl izah edersiniz? 

Ben kendi payıma, izahı Ahmet Hakan’a bırakıyorum. Buyrun okuyun yazdıklarını:

"Askeri vesayet döneminde generaller, televizyon ve gazetelerden rica ederlerdi: "Lütfen Kuzey Irak demeyin… Bu ifade yerleşirse… ‘Kuzey Irak’ diye ayrı bir devlet olduğu algısı ortaya çıkar… ‘Irak’ın kuzeyi’ deyin… Böyle derseniz algıyı düzeltmiş olursunuz". 

Türkiye medyası, güçlülerin ricasını hiçbir zaman kırmazdı. Öyle de oldu. "Kuzey Irak" denmedi. "Irak’ın kuzeyi" dendi. Ama sonuç değişmedi. Kuzey Irak’ta ayrı bir devlet ortaya çıktı. 90’ların egemenlerinin yaptığının aynısını tekrarlıyor Cumhurbaşkanı Erdoğan… O da "Kuzey Suriye" demiyor, "Rojava" falan akla gelmesin diye… "Suriye’nin kuzeyi" diyor. Hata olmasın diye de ekliyor: "Türkiye’nin güneyi".

Suriye’nin kuzeyinde bayrak çeken, sınır kapılarını ele geçiren, devletçik kuran "IŞİD" adlı örgüt için hiçbir zaman "Suriye’nin kuzeyinde devlet kurmaya çalışan IŞİD’e sesleniyorum: Türkiye bedeli ne olursa olsun buna karşı gerekeni yapar" demedi. Bu cümleyi kurmak, ancak Kürtler söz konusu olduğunda aklına gelebildi. Peki bu durumda Kürtler, "IŞİD’e var da bize yok mu" demesin de ne desin?"