Ortadoğu’da büyük savaş tamtamları…

Sanayi devrimini tamamlamış Batılı ülkeler, 1800’lerin sonlarından itibaren yeni kaynaklara konma arayışına girmişlerdi. Biri, ötekini ekarte edip öne geçme hırsıyla didişiyorlardı. 1900’lerin başından de, birbirinin gırtlağını koparma için, karşılıklı bahane aramaya başlamışlardı.

Aranan fırsat, 1914 yılında yaratıldı. Bosna’yı ziyaret eden Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand, bir suikastte can verdi. Bu olay, gergin havayı anında patlattı. Birinci Dünya Savaşı tetiklendi. Ülkeler yerle bir oldu. Savaş boyunca milyonlarca insan öldü.

Ama, onca acıya rağmen paylaşma hırsı dinmedi. Aradan 30 yıl geçmeden, İkinci Büyük savaşı patlak verdi. Bu daha büyük bir yıkımdı. Onun ardılı da “soğuk savaş“ yıllarıydı.

1990’lardan beri ise yeni bir büyük savaşın rüzgarları esiyor. Sonra, kargaşa Ortadoğu’ya kaydı. Paylaşılamayan hazinelerin merkez üssü oldu, Ortadoğu…

Irak savaşı ve büyük kaostan sonra, “Büyük Ortadoğu Projesi“ ile bütün bölge karıştırılacak topraklar olarak ele alındı. Kuzey Afrika’dan başlayarak, özelde Suriye’ye hedefe oturtuldu. Ülke, kısa zamanda aç kurtların hücumuna uğramış gibi tarumar edildi.

Bu arada, “Kıravatlı El Kaide-IŞİD“ (Müslüman biraderler)’in eline geçen Türk devleti, bölge boyunca, bir fitne-fesat makinası gibi işlemeye başladı.

Bu noktada bir parantez açalım: “Fitne-fesat“ sözünü bir kızgınlık lakırdısı olarak kullanmadım. Yaşanan gerçeği, en iyi anlatan deyimler olduğu için kullandım.

Örneklersek, fitne-fesat çarkı, önce Hamasçı (dinci) Filistinileri “arkanızdayız“ diye gaza getirdi. İsrail’e karşı kışkırttı. Sonra yüz üstü bıraktı. Ermenilere karşı Azerileri kışkırttı. Ama onlar oyuna gelmediler.

Elleri, kollarıyla Mısır’ın içişlerine daldılar.  Müslüman Biraderlere para yardımı yapıp danışmanlık hizmeti verdiler. İktidar olmalarına katkı sundular. Ayaklanmaların ardından, yıkılmalarından sonra gelen iktidara resmen cephe aldılar. Savaş ilanı anlamında elçilerini de çektiler. Recep Tayyip, bu kadarla da kalmadı. Müslüman Biraderlerin genel komutanı edasıyla kuzey Afrika’da, mitingleri düzenledi.

Yere düşene ve gücünü kaybedene tekme anlayışı ile, El Kaide ve IŞİD’in kiralık ordularını da yanına alarak, devleti olmayan Kürtlerin soyunu kurutma hamleleri başlattılar. Yer yüzü boyunca soylarının kurutulmasını, ilk defa varlıklarının koşulu, Kürtlerin, seçimle toplumsal hayatta yer almasını da suç ilan ettiler. Kuzey Kürdistan’a kırım ve yıkım uyguladılar. Dersim ve Zilan’dan sonra, ilk defa Cizre’de, insanları diri diri yakma şenliği düzenlediler.

Öte yandan Rusya ve Amerika’nın yardımıyla, Rojava‘yı işgal ettiler. Dost diye sokuldukları Güney Kürdistan’ı ele geçirip kalıcılığın kanıtı olarak beton kaleler diktiler.

Bölgede zayıf düşmüş her yer, onlar için, vadedilmiş işgal alanıydı. Irak’tan toprak çaldılar. Suriye’de cihatçı katil çeteleri beslediler. Dost ve müttefikleri Amerika’nın elinden ganimet kaçırdılar. Rusya’ya yanaşıp Amerika’ya tu kaka dediler.

Özetlersek, bütün bunlar Üçüncü Dünya Savaşını fişekleyecek, olaylardı. Neyseki kokulan olmadı.

Türkler en son, “milli çıkarlar“ palavrası ile “Müslüman Biraderlere hizmet“ için Libya’ya dalış kararı aldı. Bu kararla, 2016 yılından beri, “kasığında yaşadığı“ Rusya ile ötede Rojava’yı, Efrîn ve Güney Kürdistan işgalini armağan eden Amerikalı Trump’la tersleşti.

Libya’ya terör ihracıydı, bu. Mısır ve Arap Birliği ülkeleri sertçe tutum takındı. Bölgesel bir savaşın kokuları havada gezinmeye başlamışken, Birinci Dünya Savaşını tetikleyen “Avusturya- Macaristan Prensi“nin vurulması olayına benzer bir gelişme yaşandı, Irak’ta.

Amerika, İran’ın savaş beyni olan Kudüs Güçleri Komutanı General Kasım Süleymani’yi vurdu. General inşaat işçiliğinden gelme, bir ilk okul mezunu, ama İran rejimi için her şeydi. Gücün simgesi, istihbaratın başı, vurucu gücün kılıcıydı. Birçok Türk Generali gibi o da, ilk hiddet ve şiddet kariyerini, silahsız sivil Kürtlere karşı kazandığı zafere borçluydu.

Bu satırları yazdığım sırada İran’da yas vardı. Rejimin liderleri, yeminle “intikam“ diyorlardı. Bu yeminde gerçeklik payı vardı. Rejim istese, istemezse bile sessiz, eylemsiz kalamazdı. General rejimin prestiji, onursal simgesiydi, çünkü.

İran’ın, en azından altta kalmamak ve bölgesel kabadayılık açısından prestijini korumak için, karşılık vereceği gerçektir.

Dünya intikam hamlesinin “Üçüncü Dünya Savaşı“ olarak gelişeceğinden endişe ediyordu. Bu arada gözler, Türk tipi IŞİD rejimindeydi. Çünkü olanlar İran’a çok şey, en azından Rojava işgalini borçluydu. Orada müttefik havalarına girmişti, entrikacı ruh. Ama, bu satırları yazarken, aradan bir güne yakın zaman geçmesine rağmen, Ankara hala sessizdi. İran’ı satıp Amerika’nın yanında yer almaları büyük ihtimaldi. Cihatçı taklacılara yakışan buydu. Hiç bir şey aşırtıcı olmazdı…

Kürtlere gelince: Olayların nasıl gelişeceği bilinmiyor. Her şey bilinmezlik sis ile pusu içinde. Ama, ne olursa olsun bu, Kürtlerin savaşı değildir…