Ortadoğu’daki hesap Kürdistan’a uymaz!..

AKP Genel Başkanı, (medyaya göre sözüm ona “ikinci adam”), Numan Kurtulmuş ilk defa Erdoğan’ın “yeni dostlar ve müttefikler ararız” lafını resmi olarak somutlaştırdı. Şöyle konuştu:

“Tabii, milli paralarla ticaret, altına dayalı yeni para sistemi, Türkiye’nin BRICS’e üyelik niyeti, Rusya ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi ABD’yi telaşlandırmış olabilir. Unutmaması gereken, karşılarında bundan böyle bir emir kulu Türkiye artık yok.”

BRİCS nedir önce bunu anlatalım: BRİCS, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce isimlerinin baş harflerini temsil ediyor. Bu ülkeler kendi aralarında ortak bir banka kurarak, mali zorluklar söz konusu olduğunda işbirliği yapacaklar.

İşte Erdoğan rejimi bu ülkeler topluluğuna girmek istiyor.

Girmek istemek başka, girmek başka elbette.

BRİCS ülkelerinin hepsi bölgelerinde birer “güç merkezi”. Bunlardan Rusya, Çin ve Hindistan aynı zamanda birer “nükleer güç”. Ve hepsinin muazzam yeraltı kaynakları ve dev ekonomileri var. Bu ülkeler dünya ekonomisinin yaklaşık beşte birini oluşturuyor ve dünyadaki maden rezervlerinin de yüzde 60’ına sahipler.

AB neden Türkiye’yi üyeliğe almadıysa, BRİİCS ülkeleri de Türkiye’yi o nedenle aralarına almaz. Her şey bir yana, aldıkları anda, Çin’in 41 milyar, Brezilya, Hindistan ve Rusya’nın 18 milyar, Güney Afrika’nın da 5 milyar dolar yatırdığı bankaya “yük” olacağını bilirler. Bu ülkelerin tümü kendi ekonomilerini Türkiye gibi “borç” alarak ve “üretmeden” büyüten ülkeler değil. Demek ki, asalak Türk sermayesi Batıdan “borç” alamayınca, BRİCS ülkelerine “borçlanarak” aklınca büyüyecek. Şimdi yaşanan “borç ödeyememe” ve İflas tehlikesiyle yüz yüze” olan Türk devletini BRİCS ne yapsın?

“Emir kulu” olma meselesine gelince. “Bağımsızlık” günümüzün dünyasında bir kapitalist ülke için, kapitalist olarak kaldığı müddetçe mümkün değildir. Mümkün olmayıp “bağımlı” olunca da, güçlü olan kapitalist ekonomi “efendi” olur, güçsüz olan kapitalist ekonomi “kul”. Bu, vatandaşa “yeşil renkli namus gazı” vererek ortadan kalkmaz. Türk kapitalizmi bugün “bağımsızlığını” ilan etse, aynı gün batar.

İster AB ve ABD’ye “bağımlı” ol, ister BRİCS’e. Fark etmez. Artık “kulsun”. Çünkü:

Türkiye Ortadoğu bataklığında önüne koyduğu stratejik hedeflerin hiç birine ulaşamamış bir ülke. Kürdistan’ın bütün parçalarında PKK’yi ve Öcalancı partileri tasfiye ederek hegemonya kurma ve İhvan’la (sonra DAİŞ’le) beraber  Ortadoğu ve Kuzey Afrika pazarlarında ekonomik, politik ve askeri alanlarda “güç merkezi” olma amacına Kürdistan halklarının “beklenmedik” direnişi nedeniyle ulaşamadı.

Ulaşsaydı, Ortadoğu’da bir “Pax Turkana” yaratsaydı, şu anda hem AB üyeliği cebindeydi, hem ABD’nin “güvenilir muhafızlığı” rütbesini kazanırdı, hem de BRİCS ülkelerinin göz bebeği haline gelirdi. Düşünün İran’ı geriletmiş, Sünnilerin başında Şii yayılmasının önünü kesmiş, Hizbullah’ı evine göndermiş, Rusya’yı rejimle birlikte “madara” etmiş, Suudileri, Mısır’ı Müslüman Kardeşçi yapmış, bütün petrol havzalarındaki rejimleri “himayesine” almış, Mısır’dan Tunus’a kadar her yerde “beton dökmeye” başlamış ve böylece İsrail’in “güvenliğini” ebediyen sağlamış bir Türkiye ne “müthiş” bir Türkiye olurdu.

2010 Arap Baharı günlerinin medyasını yeniden inceleyin, “Arap sokaklarında bir hayalet dolaşıyor, Erdoğan’ın hayaleti” başlıklı nice “İslamo-faşist manifestonun” kaleme alındığını, ekranlardan yansıtıldığını görürsünüz.

Bu bölgesel emperyalist ganimet savaşında Türk devleti Kürt özgürlük hareketinin karşısında yenildi, bu amaçlarından geriye adım attı ve şimdi bu “kanlı rüyaya” son veren Rojava Devrimi’nden ve Kürt özgürlük hareketinden umutsuzca “intikam” almaktan başka bir şey düşünemez hale geldi. Hiçbir zaman samimi olmadığı “çözüm sürecini” Ocak 2015’te “Kobanê’yi düşüremeyince, iki ay sonra “Dolmabahçe Mutabakatını” yırtarak sona erdirdi. “İntikam” sürecini başlattı.

Şimdi Kurtulmuş, “dört alanlı” bir strateji diye rejimin içine yuvarlandığı krizin hazin çırpınışını dile getiriyor.

“AB ile ilişkileri” geliştirmekten, “BRİCS’e katılmaktan”, ABD ile yeniden barışmaktan” ve “asıl önemlisi” dediği, “üretime dayalı büyümeden” çaresizce söz ediyor.

Bu sonuncusunun “artık ötelenemeyeceğinden” bahisle “borç alarak, üretmeden büyüme” suçunu da itiraf etmiş oluyor.

İyi de  bu “üretme” işi nasıl olacak? Sermayenin en büyüğünün “banka sermayesi” yani “tefecilik” olduğu, milyarların “inşaat sektörüne” yatırıldığı, Kürde karşı savaşmak için silahlanma harcamalarının zirve yaptığı ve artık uluslararası piyasadan kredi alma musluğunun kapandığı bir ülke nasıl “üretken sermaye” bulacak? Ve hele “sermayenin mülkiyet güvenliğinin” sıfıra indiğini de hatırlayalım; Daha önce Ermeni ve Rum sermayesinin “yeniden paylaşıldığı” ülkede “pazar genişlemediği ve sermaye birikimi durduğu” için şimdi Batı yanlısı, örneğin Doğan sermayesine ve ABD yanlısı Cemaat sermayesine el koyuldu, dış pazarda büyüyemeyen “yandaş sermaye” bu yolla palazlandı. “Sermaye sermayeyi yiyor.” “Dış yatırım” bu koşullarda hayal bile sayılmaz.

Gelinen nokta budur.

Saray’ın krizden çıkış yolu, diktatörlük koşullarında kapalıdır. Yakında İMF kapısında dilenmeden önce günü kurtarmaktan, yerel seçimleri öne alarak güç toplamaktan, iktidarı korumaktan başka hiçbir çareleri kalmamıştır.

Vaktiyle Direkler arasında, yüz elli yıl kadar önce, ünlü piyes Othello “Arabın Gazabı” diye çevrilerek sahneye konmuştu. Geleceğin tiyatro eserinin “Kürdün Gazabı” başlığını taşıyacağından emin olabilirsiniz.