Örtbas edilenler

Bundan yaklaşık 10 gün önce bir ev işçisi Başakşehir’de Missstanbul sitesinde camdan düşerek yaşamını yitirdi. Yaygın medya bu habere yer vermedi. IMC Tv olayı yazmış ama ölen kişinin kimlik bilgilerine ulaşamadığı için haberde kimlik bilgileri ve işvereni yer almıyordu. İmece Ev İşçileri Sendikası örtbas edilmemesi için harekete geçiyor. Ölen kadın işçinin kimlik bilgilerini öğrenmek için Adli Tıp’a başvuruyor. Ama Adli Tıp öyle sıkı tembihlenmiş ki, hiçbir şey öğrenmek mümkün olmuyor. Kapıda bir yakınını görme umuduyla bekliyorlar, oradan da bir şey çıkmıyor. Ailesi de gelmeyince göçmen işçi olabileceği tahmin ediliyor. Olayın peşini bırakmayan sendika ancak üstünden 10 gün geçtikten sonra ev işçisinin kimlik bilgilerine ulaşabiliyor. Meğer iş cinayetinde yaşamını yitiren kadın işçi, Özbekistanlı göçmen ev işçisi imiş. 

İstanbul’un göbeğinde ev hizmetlerinde çalışan bir işçinin iş cinayetinde ölümü onu çalıştıran işvereni korkutabilir. Devlete ne? Ama yok devlet hayatı her yanından kuşatacak, her yere bir abluka koyacak. O yüzden bir ev işçisinin ölümünü aydınlatmak, ona sahip çıkmak için de özel bir çaba ve örgütlülük gerekiyor. 

Özbek ev işçisinin ölümünü örtbas eden sistem Cizre’de ne yapmaz ki?

Cizre’de vahşet bodrumlarından çıkartılan cenazeler özel savaş politikaları gereği savaş suçunu örtbas etmek için çevre illere dağıtıldı. Amaç direnişçileri ve sivilleri ayrı ayrı yerlerde ölmüşler gibi göstermek, yani toplu katliamı gizlemek. Urfa’da 28, Silopi’de 43, Antep’te 20, Şırnak’ta 12, Mardin’de 17 olmak üzere 120 tane cenaze götürüldükleri bu illerdeki morglarda önce teşhis edilmeyi sonra da gömülmeyi bekliyor. Aileleri, yakınları şehir şehir gezerek, vücut bütünlüğü bozulmuş, yanmış 120 bedene tek tek bakarak teşhis yapmak zorundalar. Ama yanmış, parçalanmış cenazeleri tanıyamıyor, ilerleme kaydedemiyorlar. Teşhis edemedikleri için toprağa verilebilen cenaze sayısı 10’u bile bulmuyor. Vahşet bodrumlarında katledilenlerin yakınlarının nasıl bir acı yaşandığını tarif etmek mümkün değil.

Devlet direnişi kıramadığı için şiddetin dozunu her geçen gün artırıyor. Artık Saray-AKP devleti için katliam yapmak sıradanlaştı, rutin bir eylem haline geldi. Onu teşhir eden demokrasi güçlerine de aynı şekilde yöneliyorlar. Her demokratik eyleme saldırıyor, Türkiye’nin 3. Partisinin vekilini yerde sürüklüyor, Eşbaşkanı’nın aracına silah doğrultuyorlar. İşledikleri suçları toplumun önemli bir bölümüne; ‘terör’ yaftası il ya da devletin bekası için diyerek kabul ettirebiliyorlar. Bu şekilde nüfusun yüzde 60-70’inin gözüne perde indirebiliyorlar. 

Suruç katliamından bu yana 84’ü çocuk 78’i kadın 463 sivil yaşamını yitirdi. Bu insanlar evlerinde, sokaklarında, mahallelerinde öldürüldüler. Bu kadar büyük bir suç nasıl görmezden gelinebiliyor. İşte bu şekilde.

Devletin eski reflekslerinde tutuklu kalanlar Saray-AKP devletinin işlediği insanlık suçlarına iştirak etmiş oluyorlar. Biliyoruz ki susmak onaylamaktır. Ya da sükut ikrardan gelir derler. 

12 Şubat günü DİSK Genel Kurulu’nda idik ve orada bir kez daha bu gerçeği gördük. CHP başkanı Kılıçdaroğlu konuşmasında uzun uzun sosyal devletten bahsetti. Hatta sosyal güvenlik semineri verir gibi detaylara girdi. Sarayın savaşının ne çok asker ölümlerine neden olduğundan da bahsetti konuşmasında. Ancak bir kez olsun sivil katliamlardan bahsetmedi. Vahşi kapitalizm dedi bir yerde mesela, ancak vahşet bodrumlarından bir kez olsun bahsetmedi. Konuşmanın hiçbir yerinde devletin işlediği savaş suçlarına değinmeyişi, sivil katliamlarına karşı çıkmaması, onu devlet yapıyor. 

Demirtaş’ın dediği gibi "Kıdem tazminatlarının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde, Cizre’de silahlar sussa ülkeye barış gelmiş diyebilecek miyiz?" İşsizliğin, yoksulluğun, yoksunluğun diz boyu olduğu ülkede barış nasıl olacak? Bu şekilde nasıl barış olmazsa, kirli savaşın alıp başını gittiği yerde de sosyal devlet falan olunmaz. Vahşi kapitalizm işte böyle vahşet bodrumları yaratır. Vahşi kapitalizmden rahatsız olunup da vahşet bodrumlarına gık çıkartmamak işçilerin yaşamında hiçbir şeyi değiştirmeye talip olmamak demektir. 

Aynı gün DİSK kongresine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Soylu da geldi. Ama işçilerin ‘Hırsız, Katil Erdoğan’ sloganlı protestosu sonucu, gelmesiyle gitmesi de bir oldu. 

Sen son 14 yılda işçinin elinde kalan tek güvencesi, kıdem tazminatını yok etmeye çalış; işçiyi kiralık işçi bürolarında köle gibi satılığa çıkartacak yasa getir; memurun güvencesini elinden almaya kalkıp ondan sonra da kalk DİSK’in kongresine gel, doğrusu iyi cesaret. Burası Erdoğan’ı elleri kızarana kadar alkışlayan yandaş sarı sendika Hak-İş değil, iyi kötü mücadeleci bir tarihi olan bir sendika. Bu insanları kaç kere gazladı, ıslattı, copladı bu hükümet… Kaç kere grevlerini ‘milli güvenlik’ gerekçesiyle yasakladı.

 Çalışma Bakanı’nın tam da emeğe saldırıların ayyuka çıktığı bir zamanda kalkıp DİSK’e gelmesi işçilere ‘buyurun beni protesto edin’ demek gibi bir şey. Protestoların ardından kalkıp DİSK’e soruşturma açması hiç şaşırtmıyor. Çıkarken ‘Katil burada’ diye Demirtaş’ı hedef göstermesi, yine terör edebiyatından medet umması da hiç şaşırtıcı değil.