Parçalanma, dağılma ve mültecilik

“Sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan umarsız gediktir” der Edward Said. Maalesef dünyamız bir mülteci çağı yaşıyor. Yani yerinden edilmişlerin çağını! Yalnızca kendi yaşadığımız coğrafyanın bir sorunu olmaktan ziyade dünyanın önemli bir sorunu olan ‘mültecilik’, giderek büyüyerek dramatik bir hal alıyor. İnsanlar yaşamlarını devam ettirebilmek ve temel haklarını koruyabilmek için savaşlardan, baskı ve korkudan kaçarak yeni bir yaşam kurma umuduyla yola çıkmakta ve bu yollarda giderek daha çok ve daha çeşitli biçimlerde yaşamlarını yitirmektedir.

2015 yılında kıyıya vuran ve Suriye’de yaşanan savaşın yarattığı trajedinin sembolü olan Alan Kurdî’nin cansız bedeni, bir mülteci mezarlığına dönüşen Ege Denizi’nde yitip giden insanlar bu trajedinin ne ilk ne de son sembolü idiler. Neredeyse günlük olarak karşılaştığımız ölümler ve akılalmaz trajik yitişler mültecinin kim olduğu, mülteci olmanın ne anlama geldiği üzerine yeniden düşünülmesine yol açsada, esas nedenlerin ve çözümün aynı düzeyde öncelenmediği daha büyük bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bugün yaşanan çatışma ve savaşlar, mülteci sorununun en önemli sebebi olarak dururken, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, etnik ayrımcılık gibi nedenler ise ötelenmeyecek önemdedir.

‘Mülteci’ kavramı esasında her türlü şiddeti, baskıyı, acıyı, umutsuzluğu ve tüm bunlardan kaçışı işaret etmektedir. Savaş, baskı ve şiddet ortamından kaçıp, insan onuruna uygun bir yaşam arayışında olan kişilerdir mülteciler. Çok yönlü nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve sığınacak ülke arayanlardır. Mültecilik insanlar tarafından başka insanlar için üretilmektedir. Tıpkı insanlar tarafından başka insanlar için üretilen ölüm, parçalanma ve dağılma gibi. Günümüzde bu sorunla, yalnızca savaşların yaşandığı ülkelerde değil, savaşın bittiği ancak açlığın, yoksulluğun, işsizliğin hüküm sürdüğü, etnik, dinsel veya siyasal baskıların yaşamı tehdit ettiği ülkelerde de karşılaşılmaktadır.

Mülteciliğin temel sebebi, emperyalist politikalar ve bunların doğurduğu savaşlar olduğu halde, kanımca bugün emperyalistler açısından mültecilik bir insanlık dramı olarak değil, kendi topraklarını işgal edecek fazlalıklar sorunu olarak görülmektedir. Mülteciliğin nedenlerini ortadan kaldırmak öncelenmemektedir. Zira kendi varlıkları bu nedenlerden beslenmektedir. Diğer taraftan savaşın efendileri, neden oldukları savaşların sonuçlarının kendi ülkelerine taşınmasını istememektedir. Mülteciliği kendi ülkelerinin “dokusunu ve huzurunu bozan” bir felaket olarak görmektedirler. Tüm bunların sonucunda hangi statüyle olursa olsun, mülteciler yollarda aç gözlü insan tacirlerinin ellerinde ölmeseler dahi, onları bekleyen daha büyük sorunlarla karşılaşabilmektedir. Nitekim mülteciler yalnızca yollarda ölümü ve aşağılanmayı yaşamıyor, başvurdukları ülkelerin engelleyici ve yıldırıcı tavırlarının yol açtığı çok yönlü sorunlarla da mücadele etmek zorunda kalıyorlar.

Peki, mültecileşmenin sonu gelecek mi? İnsanlar kendi topraklarında nefes alıp vermenin aidiyetinde yaşayabilecek mi? Maalesef dünyamız da adaletsizlik, savaş, zulüm, ayrımcılık devam ettikçe, insanlar kendi yurdunu terk etmek zorunda bırakıldıkça mülteci sorunu yalnızca içinde yaşadığımız çağın önemli bir problemi olmakla kalmayıp, gelecekte de artarak insanlığı etkilemeye devam edecek gibi görünmektedir. İnsanın insanı sömürüşü var olduğu sürece, siyasi, ekonomik mültecilik ve göç dalgaları bu sömürünün kaçınılmaz sonuçları olacak, gün geçtikçe daha fazla hayat trajik hikayelerin konusu olmaya devam edecektir.

Bu bakımdan çözüm; sadece sonuna kadar açılacak sınırlar yada kolaylaştırıcı önlemler değildir. Zira kendi başına açık sınırlar dünyadaki acıların ve mülteciliğin dermanı değildir. Dünyamızı daha adil hale getirmek için mücadele etmek, savaşların ve yurtsuz bırakılmanın önüne geçmek, savaşların efendilerine karşı durmak en etkili ve kalıcı çözümdür. Zira emperyalist savaşların, emperyalist hegemonya ve yıkım saldırılarının karşısında durmak, bu bilinci yaratmak, mülteciliği yoketmenin en etkili yoludur. Zira emperyalistler, savaşların ve kan deryasının ve yoksulluğun ve nihayetinde mülteciliğin esas sorumlusudur.