Psikanalizden Pir Sultan’a: Dişil bir bilme biçimi olarak Alevilik

Son kırk elli yıl boyunca Freudyen psikanaliz feminizm karşıtlığı nedeniyle, ama daha da çok evrensel geçerlilik iddiaları nedeniyle epeyce eleştirildi. Freud’un Oedipal modelin her zaman ve her yerde geçerli olduğu yönündeki savı gittikçe daha ihtilaflı bir hal aldı (bu hususta bilinen ilk eleştirilerden biri de Frantz Fanon’un eleştirisiydi. Sömürgelilerin arzusunun ötekisinin anne-baba değil de asla elde edemeyecekleri ırksal öteki olduğunu söylüyordu Fanon). Bunun bir sonucu olarak da psikanalitik ilgilere sahip pek çok eleştirmen yüzünü Lacan’a döndü; onun çalışmaları Freud’un sunduğu gibi sabit bir gelişim şemasından sakınıyor ve bunun yerine ‘farka’ yer açan ilişkisel bir yapı öneriyordu.

Lacan da Freud gibi bebeklikten çocukluğa geçişi hayati bir önemde görüyordu. Ona göre Oedipal dönem öncesi bebek İmgesel adını verdiği bir bütünlüğün içinde yaşamaktadır. Henüz konuşamadığı bu safhada, çocuk, izlenim ve fantezilere, dürtü ve arzulara tabidir ve sınırlar ile kısıtlar konusunda hiçbir duygusu yoktur; Freud’da olduğu Lacan’da da bu safhada bebek kendi bedeninin dünya olmadığını henüz bilmemektedir. Bir dolayımsızlığın içinde yaşamakta ve sonraki imkansızlıklar ile yasakların ortadan kaldıracağı aşırı mutlu bir bütünlüğü deneyimlemektedir. Çocuk ‘ayna evresi’ aracılığıyla Simgesel’e girer: Gerçeğin –asla bilemeyeceğimiz gerçek dünya– dil tarafından ve bir dil gibi işleyen diğer temsil sistemleri tarafından simgelendiği ve temsil edildiği dünyaya, dilin dünyasına girer (Gerçeği asla bilemeyiz, çünkü asla tam olarak temsil edilemez – dilin ötesindedir).Simgesele bu giriş dilin ve çocuğun ortamında hüküm süren toplumsal ve kültürel sistemlerin benimsenmesini zorunlu kılar.

Lacan dil aracılığıyla işleyen devasa otorite düzenlemesine, bizim toplumsal düzenlemelerimizin ataerkil karakterini de hesaba katarak ‘babanın adı’ adını verir. Aynı kabul, onu, fallus hakkında da ataerkil karakteri gösteren bir gösterge olarak konuşmaya götürmektedir. Lacan’ın düşüncesinde, erkek egemenliği biyolojik bir veri değil, kültürel bir inşa olduğu için Freud’la yolu ayrılmaktadır aslında.

İmgeselden Simgesele geçişle birlikte –dile ve akla, Simgeselde boyun eğeriz – ayrımlaşmamış varlığımıza, bütüncüllüğümüze ilişkin duygumuzu kaybederiz ve bu, sonsuza dek bize musallat olur. Bu söz-öncesi kendimize ya da ‘kendimizin’ henüz ayrışmamış olduğu Gerçeğe erişimimiz olmadığı için artık daimi bir eksikle yaşamaya devam ederiz. Lacan’ın düşüncesinde de bu orijinal durumun kaybı, asla gerçekleşmeyecek fakat yalnızca (geçici olarak) simgesel ikamelerle yatıştırılabilecek derin bir hasret içerisinde, arzu biçiminde sonuçlanır.

Bu arzunun niteliği ve temeli bakımından eril ve dişil biçiminde iki ayrı konumun varlığını öne sürmek mümkündür. Eril konum, bu eksikliği kabullenemeyen ve bu nedenle de bu eksikliği başkalarının gözünde görünmez kılmaya yönelen bir konumdur. Görünmez kılmak için üzerini örter. Bu örtme edimini de bir varoluşsal yalanla sürdürür: O eksikliğin kendisinde söz konusu olmadığı yalanıyla. Kullandığı örtü erkeklik performansıdır. Dişil konum ise eksikliği kabul ederek, eksiği temel veri kabul ederek alınan konumdur. Bu nedenle bu konumun dünyayla ve nesnelerle ilişkisi o dünyanın ve o nesnelerin ‘benlikten’ bağımsız da bir değer taşıyabilir oldukları fikrini içerir. Eril konum, dünyayı kendisine yönelen bir şey olarak görürken dişil konum dünyaya yönelir. Eril konum her şeyi kendisine kaydetme çabası içindeyken dişil konum yeryüzüne kaydolur.

Aleviliğin ayırt edici özelliği, tam da bu eksikli varoluşu bilinçli bir düzeyde üstlenme becerisinde yatmaktadır. “Pir Sultan’ım der gözümde / Hiç hata yoktur sözümde / Eksiklik kendi özümde / Darına durmağa geldim.” Hata içermeyen sözün buradaki söz olduğunu, yani eksikliği kedi özünde bilme halinin beyanı olduğunu belirtmeye gerek yoktur herhalde. Yine arif olma durumunu da kendi eksiğini, kendi noksanını bilme olarak gören, erdemi ise tam da kusurla, ayıplı olanla kurulan ilişkinin biçiminde tarif eden bir öğreti bu. Öyle ki yeryüzünü üzerinde yazılacak bir defter gibi (tersaneler, fabrikalar, apartmanlar, o koca koca betonlar en nihayetinde yazmanın bir biçimi değilse nedir?) gören inanç sistemlerine karşılık Alevilik yeryüzünü ve insanı, üzerine yazılacak bir zemin gibi değil, bizatihi okunacak bir kitap gibi kodlar, öyle görür. En nihayetinde, bu anlamıyla yazma cüretini kendinde bulmak, kendi tamlığına inanmaktan ve başkalarını da buna inandırmaya çabalamaktan geçer. Okumak ise eksikliktendir, eksiğini bilmekten gelir. Şu Ortadoğu cehennetinde (başka neresi cennet ya da cehennem olabilir ki insana kendi yurdundan başka?) dişil bir bilme biçiminin, dünyaya açılmanın çok özel bir biçiminin en güçlü imkanlarını da yine Alevi öğretisi taşıyor gibidir. Bilememeyi de yine bunun üzerinden tarif eder Pir Sultan: “Bilemedim eksik halim, kusurum.” Demek bilmek, bir tamamlığı bilmek değil, bir eksikliği bilmektir. Ancak o zaman pişmesi gerektiğini idrak etmez mi zaten insan?