Salgın günlerinde Kürtlere zulüm…

Faşistin yaptığına bakın siz: Delirmiş, insani olan damarlarını kaybetmiş, utanmayı hepten unutmuş zebanidir, salgın günlerinde de.

Nişangahında Kürtler…

Peşine taktığı üniformalı, başı bozuk kalabalıkları, “atış serbest” sözü yerine, Mithat Cemal Kuntay’ın “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır – Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır” dizeleriyle insanlıktan çıkarıp can alma moduna sokuyor. Silahlı kiralık kalabalıkları, “Türk ırkının bekaa-ı, İstiklal marşı, ezan, cami, Kur’an uğruna” gazıyla azgınlaştırarak, Kürdistan’ın üç parçası üstüne salıyordu.

Bu kin, ruhun derinliklerindeki hangi “travma”nın eseri, onu da kimse bilmiyordu. Afyonalaştırma ile Kürdistan üç parçasında, taş üstünde taş, beden üstünde baş bırakılmamaya çalışılıyordu.

Kürt kini söz konusu ise Korona salgını da vız geliyordu, Magandaya…

Bu sabah uyandık ki, kötülük salgını işgal altındaki Rojava’da üç can almış. Bingöl ve köylerini basmışlar. Evlerde, talan sonrası manzarası ve ötede kelepçeli insanlar…

Seçilmişlerden geride kalan son dört Kürt belediyesi (Batman, Silvan, Lice, Ergani) de kötülerin haydutça gasbına uğramıştı.

Nuh’un gemisine de barınak efsanevi Cudî Dağını, maden arama bahanesiyle patlatıyorlardı. Cudî kayalıklarında seken ceylanlar, dünya eşsizi Kürdistan tilkileri taş ve toprak bulutuna karışarak havaya savruluyor, sonra parça, tike yere yağıyorlardı. Kelebekler, rengarenk çiçeklere konup kalkan arılar, dağın bahar “pıncarları” savrulan toprakla yok oluyordu.

Çünkü, Kürt tarihi ve dağları da düşmandı. Düşman yok ediliyordu. Ötede, kadim tarihi bu çağa taşıyan Hasankeyf’in üstüne, Raman Dağı suları salınıyordu.

Bahar ağzıdır, şu demler. Yayla zamanı. Alplerin eteklerindeki Almanlar, İsviçreliler, Fransız ve İspanyolların yaylaya hazırlık demleri. Kürdistan’ın da yaylaları ünlüydü. Atların toynak sesleri, koyun ile kuzuları melemeleri, govend kılamlarına karışıyordu. Ama kötücülerce, Kürt’ün toprağı Kürt’e yasak artık. Magandanın amacı, Kürt’ü açlıkla teslim almak. Ama nafile. Kürtlük bir sevdadır. O sevdayı kimse vuramadı, bugüne kadar. Çünkü o, görünmezdir.

Ama “Kürt düşmanlığını pompalayarak”, Türk halkın da aç bıraktılar. Irkçılıkla afyonlayıp bununla ağzı var dili yok, koyun benzeri bir sürü yarattılar. Sürüleştirdiler toplumu.

Oysa, aç bırakılan koyunlar meliyor, sığırlar böğürüyor, eşekler çıldırık sesler çıkarıyordu. Kürtlerin öldürülmesi, onlara gıda olmalı. O nedenle aç, işsiz ve umutsuz yığınlar, dünyada istisna olarak sessiz, tepkisizdir.

Dünyanın en pahalı arabalarına binen, elinin altındaki para, yedi bakanlığın bütçesine denk gelen din işleri baş memuru (Diyanet İşleri Başkanı) sevaba girip “ah û zar” eden açlara “akşam pazarına” gidin diye nasihat ediyor, oradaki kalıntı ve döküntüleri işaret ediyordu.

Maganda, daha ileri gidiyor ve açlıktan bahsedenleri, Kürdistan’ın istilası, kırım ve kan sesi ile sustuyordu. “Gözünüz, dizinize dursun” dercesine, kırım harcamalarını hatırlıyor ve “bir merminin fiyatı nedir, biliyor musunuz?” diyordu.

Aç ve işsizlere yok ama, “Lumpen”in üç Sarayı ile İstanbul’daki 7 köşke para vardı. Bütün kaşanelerin masrafı, halkın vergilerinden karşılanıyordu. Tek başına, Ankara’daki Sarayın günlük masrafı, 4,5 milyon lira tutuyordu. Buralarda yeyip içmek, “müesseseden” tertibinden, halkın cebindendi. Diktatör, ailesi ve avanesini beslemek de Türk halkının göreviydi, yani…

Konora vesilesiyle gören ve hisseden Türkler, devletlerinin aslında devlet değil, bir çete olduğunu anladılar. Çünkü devlet vergi topluyordu. Çeteler ise haraç alıyordu. Haracın bir karşılığı bir hizmet yoktu. Vergi ise dar günlerinde halkın yardımına sunuluyordu.

Çete devletine karşılık, medeni dünyada devlet vardı. Mesela Almanya, Fransa, Britanya gibi devletler Korona’nın daha ilk günlerinde, devleti hizmet aracı olarak ileri sürdüler. Eve kapanma karşılığında işini, kazancını kaybedenlere “devlete güvenin, devlet yanınızdadır” diyerek, hizmet kapılarını açtılar.

Recebiye ise birer şişe kolonya sözü verdi. Kapitalistlerin ise borçlarını erteledi. Devlete bakın siz! Çetecilik, artık Kürt düşmanlığı ile de gözden kaçırılmıyor. Hiç unutulmasın. Her iflasın sonu, fil gibi diz üstü çöküştür.

Türk devleti son hızla kaderine mi koşuyor, bilinmez ki…