Savaşların halifesi

Normal insandan katil, hırsız, dolandırıcı, kalpazan çıkar, ama diktatör çıkmaz. Diktatör olmanın ön şartı, bozuk kafalı, çürük ruhlu yani deli olmaktır.

Ancak, pek çok diktatör doğuştan kafası bozuk, deli değildir. İlkin kim söylemiş bilinmez, "insanın kendi parasıyla rezil olması" diye bir söz vardır. Bu lafın izinden gidersek, genelde zeki ama, aklı, mantığı kıt diktatörlerin tümü, akil, akıldane, danışman adıyla tutulmuş yol göstericilerin kendilerini beğendirme amaçlı, övgülerine kurban giderler. Övgülere layık olma adına dibe düşer, kendi parasıyla rezil, rüsva olurlar.

Perulu General Trujelo, sıradan bir Karayip diktatörüydü. Etrafını saran paralı övgücülerin, titrek bacakları üstünde zorlukla ayakta durabildiği ihtiyarlığında bile onu, "Perulu kadınları tohumlayan teke" olarak parlatıyor, o da rezilliklere imza atıp, önüne çıkan kadını taciz ediyor, en son taciz ettiği kadının subay kocasının tuzağında da can veriyordu.

Afrikalı İdi Amin, övgüleri hak etmek için timsahlarla güreşmiş, bir uyuşturucu Baronu da olan Panamalı General Noriega, övülen gücünü göstermek için Amerika’ya bile savaş ilan etmiş, sonra saklandığı yerde yakalanıp zindana atılmıştı. Saddam Hüseyin, İran’la on yıllık sonuçsuz vekalet savaşından sonra, övgülerde "savaşların ilahı"ydı. İlah, Dicle Nehrini yüzerek geçtikten sonra, Kuveyt’e saldırmış, bu da sonu olmuştu.

Tarihte, övgü delisi olarak dibe düşmüş fatihler, övgülerin cazibesine kapılıp rezil, malamat olmuş diktatörler saymakla bitmez. Tarih çöplüğü, seçkinleriyle doludur.

Türk devleti ise, beslemelerin övgüleriyle başı dönmüş liderler tahtaravallisidir.

En son, üst üste bir kaç seçim kazanan AKP’nin lideri Erdoğan, dalkavuklar, yalama olmuş yalakalar tarafından kuşatıldı. Kafasına yatan, ruhuna uygun düşen şekil ve formüllerle, sırtına Osmanlı çürümüşlüğünün fetihçi misyonunu yüklediler. Doğrudan söylemle, onu Halife yaptılar. Sultanlık yakıştırdılar.

İslam dünyanın liderliği hayalini kafasının içine yerleştirip, büyüttüler. Kürdistan’ı dize getiren fatih, Arabistan’ı ele geçiren muktedir fikriyle ruhunu ayağa kaldırdılar.

Erdoğan rejimi, İslam çetelerinin insanlığı kıydığı Suriye’de pay alma çabasındaydı. Türk devleti, Suriye Birleşmiş Milletlere üye egemen bir devlet değil, sanki ortalık malını talana çıkmış gibi davranıyor, topraklarında hak iddia ediyordu. Erdoğan’ın çocukluk yıllarında, gecekonducuların yaptığı gibi beğendiği arazinin üstüne kırmızı çizgi çekiyordu.

Azez-Cerablus bölgesi, Lazkiye dağları gibi…

Türk devleti bununla da kalmıyor, oraları elde tutmak için, katilleri eğitip silahla donatarak içeriye sokuyordu.

Şehirlerde, subay ve ast subaylar, locman denilen özel sitelerde oturuyorlardı. Bu sitelerin genç sakinlerden kimileri, bazan IŞİD kılıklı olarak ortaya çıkıyorlardı. Onlar gibi saçı, sakalı birbirine karışmış…

Türk kışla sisteminde benzer kılıksızlık, yoktu. Ama İslam çeteciliğinde vardı. Bunlar, Lazkiye yöresindeki Bayır-Bucak dağlarıyla, Cerablus bölgesindeki Ahruru Şam, El Şebap, Al Nusra çeteleri saflarına mı gönderiliyorlardı

Bilinmaz ama, Lazkiye dağlarında, Cerablus düzlüklerinde, Arapça konuşanların yanında düzgün Türkçe konuşan sakallılar silah tutuyordu. 

Geçtiğimiz Salı günü, Suriye devletinin yardım istediği üzerine bölgeye gelen Rusya’nın iki savaş uçağı, Lazkiye bölgesinde düştüğünde aksansız, düzgün Türkçe ile zafer naraları atıyor, Arapça aksanlılar da "Şebab" bağırtısıyla IŞİD’i kutsuyorlardı.

Türk devletinin eğitip, donatarak alana saldığı çeteler olmalıydı, bunlar. Yakın geçmişte, Türk devletine vekaleten savaş diye Alevileri kesenler…

Uçağın düşürülmesi ise 1962 yılında düşürülen Amerikan (U 2) keşif uçağı ve onu takip eden süreçte patlak veren Küba krizinden daha derinlikli bir savaş sebebiydi. Neryse ki, Rusya devlet gibi davranmış, füzleri ateşlememiş, ama Cumhurbaşkanı Putin ateş topu gibiydi.

Putin, Türk devletini İslamcı çetelerle birlikte petrol hırsızlığı yapmakla suçluyor, bunun altında kalmayacaklarını söylüyor, Dışişleri Bakanı Lavrov da, ilk defa Türk devletini İslami çetelerle bütünleştiriyordu.

 Türk tarafının iddasına göre Rus uçağı, topu topu 17 saniye hava sahalarında kalmış, bu da cinayet sebebi sayılmıştı.

İşin ilginç tarafı, Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakanlık, Dışişleri ve Genelkurmay Başkanlığı dururken, herkesten önce davranıp, rol çalarcasına zaferi kişisel hesabına geçirmiş, "Rus uçağı düşürüldü" demişti.

Bu bile bile cinayettir. Üstünü örtme Genelkurmaya kalıyordu.

AKP’nin havuzundan yaşayan medya ise, uçak düşürüp pilot katlederek, dünya savaşı denilebilecek bir felakete davetiye çıkarmayı, Erdoğan’a övgü yapıyorlardı.

 Havuzdan yiyenlerden biri, "Putin’in karizması fena çizildi" diyerek söze, Erdoğan uçak düşürerek dünya liderliğini kanıtladığını söylüyordu, bizlere… 

Bir başkası, ezik Türkiye’nin jet düşüren devlet aşamasına geldiğini, öteki de "Türkiye vardığı aşama ile kimseye pabuç bırakmaz" diye yazıyordu.

Hitler Polonya’ya, Saddam Kuveyt’e saldırdığı zaman da, havuzlarında yeyip içenler, benzer övgülerle tarihi kirletmiş, suç ortaklığı yapmışlardı. Ama Erdoğan biliyor muydu bilmem, Hitler, daha sonra kafasına mermi sıkarken, Saddam da darağacının gölgesinde dikilirken, savaşı kutsayanlardan hiç biri yanında yoktu.