Seçim mi savaş mı?

31 Mart seçimleri yaklaştıkça seçime mi gidiyoruz yoksa savaşa mı sorusu daha da önem kazanıyor. Zaten savaşın tam göbeğinde değil miyiz denebilir. Doğru ama gene de seçimlere gidildiğine göre seçime uygun bir ortam olması gerekmez mi?

Her ne kadar yerel seçimler dense de sonuçları genel olacaktır. Bütün demokrasilerde iktidarlar genel seçimler tarafından belirlense de, yerel ya da ara seçimler iktidarlar için bir test ve gösterge sayılır. Yerel seçimleri kaybeden partiler iktidarda kalamaz. Ya erken seçimle ya da başka formüllerle iktidarı kaybederler. Tabii ki demokrasilerde dedik. Türkiye’de ise açık olarak bir faşist çete diktası egemendir. Bu nedenle seçimlerin nasıl yapılacağı, sonuçlarının nasıl uygulanacağı tamamen kitlelerin mücadelesine bağlı olacaktır.

Bundan ötürüdür ki yerel seçim denmesine rağmen bir genel seçim hatta bir savaş havası her yere hakim olmuştur. Bunu kışkırtan ve bundan yararlanmak isteyen en başta Erdoğan-Bahçeli çamur ittifakıdır. Beka sorunu deyip ortalığı telaşa veren Erdoğan-Bahçeli çetesi bütün diktatörler gibi her gün dış güçler, hainler, bölücüler, fetöcüler diyerek halka korku salmakta, panik içindeki halkın kendileri etrafında toplanmasını beklemektedirler. “Fetö” operasyonları pehlivan dizileri gibi gazetelere yerleşmiş bulunuyor. Elebaşıları devletin başında dururken hala define gibi fetöcü bulunmaktadır. Ne bitmez „fetö“ ise her gün bir başka yerde „fetöcü“ bulunmaktadır.

Erdoğan medyası her gün yeni bir sansasyon yaratmaya ve bu kargaşada kendisini kurtarıcı gibi sunmaya çalışmaktadır. Sanki AKP’nin belediye başkan adayları yoktur da Erdoğan her yerin belediye başkan adayı gibidir.

Erdoğan-Bahçeli “Çamur ittifakı”nın tek hedefi her ne pahasına olursa olsun seçimi kazanmak ya da kazanmış görünmektir. Bu nedenle HDP’ye saldırmaktadırlar. Erdoğan işin başında bunu açıkça ilan etmiş ve “Gene teröristleri seçerlerse gene kayyım tayin ederiz” diyerek halkı tehdit etmişti. Seçim ortamına girilince kayyımların ve AKP’nin bozguna uğrayacağı anlaşılınca daha adaylık aşamasında HDP adaylarına saldırı ve engelleme başlamıştır.

Erdoğan-Bahçeli çetesi darbeci bir çetedir. Seçimlere giderken HDP aday adayları suçlanmakta ve tutuklanmaktadır. Bir yandan kayyım tehditleri, bir yandan da HDP’nin kapatılması girişimleri medyada yer almaktadır. Hala korkulu rüyaları HDP’dir.

Bu süreçte başlayan açlık grevi direnişleri hızla yayılıyor. Leyla Güven’in başlattığı, kısa sürede birçok cezaevine yayılan ve Hewlêr (Erbil), Strasbourg, Lahey, Galler gibi birçok yerde sürdürülüyor.

PKK ve PJAK tutsakları 1 Mart’tan itibaren bütün cezaevlerinde açlık grevine başladı. Gene „Leyla Güven’le dayanışmak için tüm hapishanelerde bulunan MLKP dava tutsakları olarak 1-15 Mart tarihleri arasında 15 günlük açlık grevine gireceğimizi duyuruyoruz. Leyla Güven haklıdır tecrit kaldırılmalıdır“ açıklaması yapıldı.

Erdoğan-Bahçeli diktası direnişçileri bastıramayınca sansürle halktan gerçekleri gizlemeye çalışıyor. Onlarca gazete ve televizyon bu direnişleri yok sayıyor, bastırıp yok etmek istiyor. Ama buna rağmen direniş sürüyor ve yaygınlaşıyor.

Erdoğan-Bahçeli çetesinin saldırılarına karşı halkların direnişi de gelişip güçleniyor. Faşist çetenin sokağa çıkanı işçi, siyasetçi, aydın demeden polis ablukasıyla etkisiz hale getirmeye çalışması korkularını gösteriyor. Bu korkuyla ülkeyi halkı tamamen teslim alıp karanlık bir baskı ve korku rejimine mahkum etmek istiyorlar.

Bu karanlık ortamda bazen “Artık söz bitti” dedirtmek istiyorlar.

Oysa söz umuttur ve söz bitmez. Eski sözlerin miadı dolmuş ve onların hükmü bitmiş olabilir. Ama gün yeni sözler söylemenin zamanıdır.

Açlık grevi direnişleri yeni bir söz söylemenin yolunu gösteriyor.

“Dünle beraber

Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa

Düne ait

Şimdi yeni şeyler

Söylemek lazım” Mevlana

Erdoğan-Bahçeli diktası istediği kadar sansür uygulasın, istediği kadar zulmetsin karanlık diktasını sürdüremeyecektir.

Açlık grevi direnişleriyle yeni bir dönem açılmıştır.

Bu dönemi görmek, anlamak ve gereklerini yerine getirmek sadece Kürtlerin değil demokrasiden, barıştan yana olan tüm insanlığın görevidir. Bu faşist diktaya boyun eğmek zorunda değiliz. Tam tersine yeni bir direniş ve zafer dönemine girilmiştir.

Newroz bu dönemin habercisi ve müjdecisi olsun.