Siyah isyanın aynasında ezilenlerin şiddeti üzerine…

Şiddet, illa ki kaçınılması gereken “mutlak kötü” değildir. “Şiddet, şiddeti doğurur” sözü ise ezilenlerin ayaklanmasına karşı kullanılan liberal bir lafazanlıktır ve ezenlerin işine yarar. Egemenlerin şiddeti, ezilenlerin direnişini doğurur. Bu direniş sırasında şiddet araçlarının da çeşitli biçimleri çeşitli zamanlarda kullanılır. Aslında şiddete son verecek olan da ezilenlerin bu şiddetidir.

Şiddet, nesnel üretim ve toplumsal ilişkilerden doğan kaçınılmaz bir olgudur. Başka bir ifade ile uzlaşmaz çelişkilerin toplumsal ifadesidir. “Ayaklanma”, “isyan” dediğimiz şiddet anları da, bu uzlaşmaz çelişkilerin patlama anlarıdır. Bu patlama anları, toplumdaki ulusal, ırksal, sınıfsal, cinsel çelişkilerin çözülmesi kapasitesinin artık tükendiğini gösterir. Sistemin değişmesi gerektiğine dair bir sinyaldir. Ayaklanma anlarında, devlet ve banka kurumlarını yakma gibi politik hedefli şiddet eylemlerinin yanı sıra, bireysel ve yönsüz şiddetin tezahürü olarak yağmalar da ortaya çıkar.

“Bizzat örgütlenmiş bir şiddet” olan devletin, ezilenlere karşı uyguladığı şiddet, “normal” kabul edilir. Şiddeti kullanma tekelinin devletin elinde olması, hayatın olağanı olarak görülür. İşte bu “olağan” ve “normalliğin” yine dışına çıkıldığı bir dönemdeyiz. Bu kez ABD’de, siyahların isyanıyla, devletin elindeki şiddet tekeli kırılıyor.

Enternasyonalist devrimci Che Guevara, “Gerilla Savaşı: Bir Yöntem” kitabında, “Şiddet, sömürücülerin ayrıcalığı değildir, sömürülenler de onu uygulayabilirler ve dahası uygun anda kullanmalıdırlar” diye yazmıştı. Che’nin Amerika kıtasının güneyinde gerilla mücadelesi ile devletin şiddet tekelini kırma iradesinden yıllar sonra, bu kez de kıtanın kuzeyinde, kitlelerin “şiddetli” ayaklanmasına tanıklık ediyoruz.

Siyah George Floyd’un beyaz bir polis tarafından katledilmesinin ardından başlayan isyan sırasında eylemcilerden Tamika Mallory’un yaptığı konuşmayı dinlemişsinizdir. Tamika, “Bize yağmalamadan bahsetmeyin. Yağmacı olan sizlersiniz. Amerika siyah insanları yağmaladı. Buraya geldiklerinde Amerikan Yerlileri’ni yağmaladılar. Yağmacılığı sizden öğrendik. Şiddeti sizden öğrendik. Eğer bizden daha iyisini bekliyorsanız, önce siz bunu yapın” diyordu. O’nun bu konuşması, sadece haklı olmanın getirdiği meşruiyetin ve direnişin değil, şiddeti egemenlerin tekelinden alan bir isyancı bir bilincin yansıması olarak tarihe düşülen bir nottu.

Koronavirüs salgınından önce, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya dünyayı ezilenlerin isyan ateşi yakıp kavuruyordu. O günlerde Meksika’da kadınlar “adalet” için bir mahkeme binasını ateşe vermişti. O eyleme katılanlardan biri de Yesenia Zamudio’ydu. 19 yaşındaki kızı bir erkek tarafından katledilmişti. Yesenia, geçtiğimiz Şubat ayında, “Ben kızı öldürülen anneyim. Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var benim. Kimseden de izin istemiyorum. Bizle beraber mücadele etmeyenler yolumuzdan çekilsin” diye dünyaya sesleniyordu.

ABD’de Siyahların ayaklanması, sadece, ezenlerin vahşeti karşısında direnmenin meşruiyetini ifade etmez. Aynı zamanda, bu isyan, ezenlerin elindeki şiddet tekelini kırma iradesidir. Elbette ayaklanmanın merkezi bir program ve önderlikten yoksun oluşu, geleceğine dair kimi belirsizlik ve kaygıları doğuruyor. Ancak kapitalist sistem, ezilenlerin içinde büyük bir yıkıcı öfke biriktiriyor. Bu öfke, Minneapolis’te ırkçı cinayete karşı patladı ve tüm sisteme karşı isyana dönüştü.

George Floyd son nefesini verirken, “Nefes alamıyorum” demişti. O’nun polis işkencesi olarak nefessiz bırakan kapitalist sistem, tüm ezilenleri, açlık, yoksulluk, işsizlik, şiddet, cinsiyetçilik, faşist saldırganlık ile nefessiz bırakıyor ve ayaklanmak bir “nefes alma” eylemi oluyor.

“Adalet yoksa barış da yok, huzur yok”. Ayaklanmacıların en temeli sloganı bu ve Amerika kıtasından Avrupa’ya doğru yayılıyor. Bu isyanın, kapitalizmin koronavirüs salgını günlerinde ortaya çıkan yıkıcı sonuçlarına karşı isyanla birleşerek, büyümesi ve yayılması kesin. Bugün ya da bugün değilse yarın.