Siyasi bir dava

32’si tutuklu 44 gazetecinin yargılandığı KCK Basın Davası’nın üçüncü faslı, dokuzuncu duruşması 4 Şubat’ta Silivri’deki İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.
Bu dava, 20 Aralık 2011’de, İstanbul Özel Yetkili 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı ile Özgür Gündem Gazetesi, DİHA’nın tüm büroları, Demokratik Modernite Dergisi ile Etkin Haber Ajansı ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına KCK adı altında yapılan baskınla başladı. Operasyonda gözaltına alınan 49 gazeteciden 36’sı tutuklandı. 10 Eylül 2012’de başlayan davada dört gazeteci tahliye edilmişti.
İddianamede “Devletin imajını bozacak haberler”, “Türk devletini sıkıntıya sokacak haberler”, “örgütsel gazetecilik/normal gazetecilik”, “örgütsel haber yapmak” gibi ifadeler yer almıştı.
Yarınki duruşmada avukatlar, taleplerin alınmasına geçileceğini hatırlatarak, yargılanan gazetecilerin taleplerini kendi anadillerinde gerçekleştirebilmeleri için o gün söz almayacaklarını söylüyorlar. Sanık avukatları ayrıca, barış süreci ve yakında açıklanması planlanan 4. Yargı Paketi gibi gelişmeler düşünüldüğünde tahliye beklediklerini de ifade ediyorlar.
***
Artık şurası çok nettir ki; bu olayda yargılanan gerçeklerdir ve dava siyasidir. Mahkemenin gazetecilerle ilgili hazırladığı iddianameye göre; gazetecilerin haberleri “devletin imajını bozacak” niteliktedir, gazeteciler “Türk devletini sıkıntıya sokacak, kamuoyu önünde küçük düşürecek haberler yapılıyor” deniyor. Haber başlıkları bile suç delili olarak gösteriliyor.
   Gerçekler yazılsın, söylensin istenmiyor. Zaten medya olan biteni aslına uygun iletseydi yaşanan acılar bunca katmerli olmayacaktı. Gerçekleri olduğu gibi yansıtmaya çalışanlar da zulümler gördü. Özgür basın üzerindeki baskılar hiç eksik olmadı. Bu tür uygulamalar günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Daha önce asker denetiminde olan medya bugün artık iktidarın eline geçmiş olsa da durum değişmiyor.
***
Basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki en büyük engel; özel yetkili ve görevli ağır ceza mahkemeleri ve TMK’dır. Uluslararası basın kuruluşlarının hazırladığı raporlarda, Türkiye ‘basın özgürlüğüne saygı’ açısından son sırada olduğunu gösteriyor. İleri demokrasi denilen şey buysa vah ülkenin haline. Merkez medya bu gerçeklere karşı suskun. “mesleki dayanışma” dedikleri yaklaşımdan da eser yok. Ancak karalama, dezenformasyon ve yanlış yalan haber konusunda çok cömert davranıyor.
Halkın gerçekleri öğrenmesinden korkuyorlar. Yaşananlar; susturma, gözdağı ve sindirme amaçlıdır. Kürtlere ve toplumsal muhalefet örgütlerine karşı psikolojik bir harekat yürütülüyor. Muhalefeti bitirmek ve ona destek veren aydınların sesini kısmak amacıyla yapılıyor her şey.
***
Türkiye’deki gazetecilerin büyük bir kısmı medyada sansürün ve otosansürün var olduğunu kabul ettikleri halde bu konuda gerekli etiği göstermede yetersiz kalıyorlar.
Haberlerin magazinleşmesi ve tutarsız hatta uydurma haberler yoluyla gazeteciliğin etik kurallarının ihlali konusu da eklendiğinde tam bir rezalet yaşandığını görmek zor olmasa gerek.
Yalan yanlış bilgileri doğruymuş gibi yansıtarak insanları yanıltmak, propaganda ve “bilgi kirliliği” moda tabiriyle “dezenformasyon” bu ülkenin merkez medyasında hiç eksik olmadı. Bu yüzden insanlar empatiden, insani değerlerden yoksun ırkçı ve saldırgan bir hale dönüştüler.
   Medyaya biçilen rol tastamam budur. Bazı gerçek bilgileri ve gözlemleri yanlış yorumlar ve yalanlarla karıştırmak veya gerçek bilginin sadece bir kısmını vererek yanlış yorumlarla bilgiyi dağıtmak, yaygın dezenformasyon taktiklerinden oldu hep bu ülkede.
***
Bütün bu kuşatmaya rağmen, sayıları az da olsa, aydın tavrını ya da basın ahlakını kendine terbiye edinmiş, tüm baskı ve engellemelere rağmen kalemini satmayan ve özgür kalma uğruna bedel ödeyen güzel insanlar var bu ülkede. Selam olsun.