Soyadı Kanunu’ndaki ırkçılık / Yannis Vasilis YAYLALI*

Türkiye’de hükümet cephesi bir konuşmaya başlayınca sanırsınız ki özgürlükler Avrupa’dan bile ileri durumdadır. Oysa gerçekler bu söylenenden 180 derece farklılık arz eder. Önümüzdeki 2 Temmuz günü 2525 sayılı ‘Soyadı Kanunu’nun 86.yıl dönümü olacak. 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen ‘Soyadı Kanunu’, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe girmiştir. Elbette birçok başka kanunda olduğu gibi bu kanun da ‘Türklük’ ayrımcılığı üzerinden yükseliyor. Bu makalede ele alacağımız ‘Soyadı Kanunu’nun ayrımcılığı ırkçılığa kadar vardıran 3. maddesi olacak. Bu madde “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.” hükmünü içeriyor.

Türkiye’de bu kanunu yapanlar her ne kadar istemese de hala bu ülkede Müslüman ve Türklerin dışında vatandaşlık bağlarıyla bu ülkeye bağlı farklı inançlara ve halklardan olan insanlar yaşamaya devam ediyor. O zaman bizler de hala burada yaşamaya devam ettiğimize göre Anayasa’nın eşitlik maddesini düzenleyen kanuna muamele görmek ana sütü kadar hakkımız olması gerekiyor. Hükümet yetkilileri ve onlara yakın yazar-çizerlerin her fırsatta savunduğu gibi yasalar, kanunlar ve özgürlükler acaba gerçekten Avrupa’dan ileride mi? Bu soruya sadece soyadı kanunu üzerinden cevap arayacağız.

Eğer bu konulara duyarlıysanız 2009 yılında Mardin’de yaşayan Süryani Favlus Ay’ın ad ve soyadı değişikliği istemiyle açtığı davayı bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur. Açıkça ifade etmek gerekirse ben de bir ihtiyaçtan dolayı araştırırken karşılaştığım davalardan biridir. Beni takip edenler bilirler ama takip etmeyenler için kendimle ilgili bir küçük hatırlatma yapıp, bu makaleyle ilgimi de açıkladıktan sonra Mardinli Süryani Favlus Ay’ın soyadı değişikliği davasını ve kanunların nasıl Türklük üzerine inşa edildiğini; Türk olmayanlara karşı nasıl iki çifte standart uygulandığını bir nebze de olsa sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ben Karadenizli azılı bir faşist gençken, 90’lı yılların ortasında askerlik çağının gelmesiyle başka seçeneği varken kendi isteğiyle komando askeri olarak Kürtlere karşı savaşmak için Kürt illerine gelen birisiyim. Şırnak’ta birçok bölge de Kürtlere karşı verilen savaşın parçası oldum. Cudî, Gabar ve Kelle Mehmet gibi Türkiye’nin Güney Kürdistan’a sınır bölgesi olan dağlarda Kürtlere karşı savaştım. Bilerek PKK demiyorum, çünkü Türkiye devleti PKK’yi sadece Kürtlere karşı başlattığı savaşa bahane olarak kullanıyordu. O dönemi uzun uzun anlatmayacağım, araştırmak isteyenler için daha önce birçok kez bu konu üzerine yazdığım için google’den taratma yaparlarsa rahatlıkla bulabilirler. Neyse savaşların birçok sonuçları vardır, ya vurursunuz, ya vurulursunuz, ya ölürsünüz, ya sağ salim eve dönersiniz ya da benim de hiç düşünmediğim gibi savaş esiri olarak savaştığınız gücün eline düşersiniz. Yine uzatmadan devam etmem gerekirse, kim derdi ki ‘düşmanın eline esir düşmüşken’ özgürleşeceksin, buna asla mı, asla inanmazdım. Önce ilk sekizinci ayımda Kürt halk gerçekliğini görme fırsatı yakaladım. Bu yüzleşme bana kendi halk gerçekliğimi de beraberinde getirdi. Kürt dağlarına Karadenizli azılı bir faşist olarak gelmiş, yüzleşme sonrasında ise Pontoslu antimilitarist bir aktivist haline dönüşmüştüm. Yüzleşmenin doğal sonucu olarak kendi değerlerime ait isim iadesi için harekete geçme kararı aldım. İşte şimdi ele alacağım Mardinli Süryani Favlus Ay dosyası ile o süreçte tanıştım.

Mardinli Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı. Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi, Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek, yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz’unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, ‘2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun ‘yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı’ olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti.

Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında ise “Soyadının, bir kimsenin kimliğini belirleme işlevi yanında ailesini ve soyunu belirleme, kişiyi başka ailelerin bireylerinden ayırt etme ya da kişinin hangi kökene, topluluğa veya ulusa ait olduğunu belirleme işlevi de bulunmaktadır. Bu işlevleri nedeniyle yasa koyucu (…), ulusal birliğin sağlanması, dil ve dil kimliğinin korunması gibi sebeplerle soyadı kullanımını yasal düzenlemelerle kural altına almaktadır (…) Kural, yeni alınacak soyadını yabancı ırk ve millet ismi olarak almak isteyen herkese ayrım gözetmeksizin uygulanmaktadır.” ‘Gerekçenin devamında ayrıca AİHM’in de soyadı kullanımıyla ilgili başvuruları AİHS’in 8. maddesinde yer alan “özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkesi kapsamında incelediği ve aldığı kararlar da “nüfusun eksiksiz olarak kaydedilmesi, kişisel kimlik saptaması veya belli bir ismi taşıyanların belli bir aile ile bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerekleri uyarınca soyadı değiştirme imkanına yasal sınırlamalar getirilebileceği, ulusal yasa koyucunun bu sınırlamaları da kendi devletiyle ilgili tarihi ve siyasal yapısına bağlı kalarak seçmesinde takdir hakkının bulunduğunu” belirttiği hatırlatıldı.

Bu kararı gördüğümüzde bir kere daha beklentilerimiz karşılıksız çıkmıştı, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir kanun ve karar ile karşı karşıyaydık. Bu aslında yıllarca siyaset alanının tartışma konusu olan ‘Türk milleti’ kavramını da ele alan bir karardı. Karara muhalefet eden Anayasa Mahkemesi başkan vekili olan Osman Paksüt’ün aşağıda daha da ayrıntılı paylaşacağım itiraz gerekçesinin girişinde ‘Türk milleti’ kavramının ırkçılığa dayanmadığını “Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ şeklindeki veciz sözünün anlamı Türk milleti kavramının Türk ırkı ile eş anlamlı olmadığıdır” sözleriyle ifade etse de Anayasa Mahkemesi’nin kararına baktığımızda, ayrıca ‘2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 3.maddesinde ki “yabancı ırk ve millet isimleriyle soyadı alınamaz” hükmüne baktığımızda biz o dediği şeyi göremiyoruz. Eğer başkanvekili Paksüt’ün dediği gibi bir durum söz konusu olsaydı, zaten bunca hukuk savaşını vermemize gerek de olmazdı. Aslında başkanvekili Paksüt yaptığı açıklamanın devamında “Dünyada ırkçılık uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir.” diyerek kanundaki ırkçı yaklaşımı da itiraf etmiş oluyor. Söz konusu Müslüman ve Türk olmayan unsurlar olunca burada olduğu gibi ırkçılık her yerde karşımıza çıkıyor. Dediğim gibi kafamızdaki şeyler ile işleyişte olan şeyler arasında tam 180 derece farklılık olduğunu bu söylem ve uygulayışta da olduğunu açıkça görüyoruz. Konuşan kişiler siyasetçi de değil birinci derecede yer alan en üst mahkeme yetkilileri ama buna rağmen Anayasa Mahkemesi var olan kanunla “milli birlik ve bütünlüğün sağlanmasının amaçlandığına” dikkat çekerek kanunu “hukuka uygun” buldu. Daha anlayacağımız dille ifade edersek hakkını aradığı için yine bölücü durumuna düşen Favlus Ay oldu. Yüksek Mahkeme Anayasa’da yer alan eşitlik ilkesi ile ilgili öyle bir okuma yaptı kı bu ülkeye vatandaşlık bağlarıyla bağlı olan ama Türk ve Müslüman olmayan kişilerin kendi inancına, kendi kültürüne, kendi halkına ait soyadı değişikliği istemi Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılık içerir dedi. Hükümet çevresinin değişiyle özgürlükler ülkesinde bir kere daha yasalardaki ırkçılık böylece tescillenmiş oldu.

Anayasa Mahkemesi’nde 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi’nin 9 üyesinin aldığı ret kararına Başkan Haşim Kılıç ve 7 üye farklı gerekçelerle katılmadı. Şimdi Anayasa Mahkemesi başkanı ve başkanvekili Osman Paksüt’in itiraz gerekçelerini de sizlerle paylaşmak isterim ki söylediklerimizin subjektif bir yorum olmadığını, neyle karşı karşıya olduğumuz objektif şekilde daha açıkça görünür. Anayasa Mahkemesinin kararına muhalefet ederek karşı oy kullanan Anayasa Mahkemesi’nin de başkanı olan Haşim Kılıç karşı oy gerekçesinde “1934 yılında anlaşılabilir olan bu kural, günümüzde bütünleştirici ve birleştirici olmak bir yana, vatandaşların bir kısmında, özellikle çoğunluğu oluşturanlardan farklı etnik ve/veya dini kimliğe sahip olanlar arasında haklı olarak ayrımcılığa uğradıkları kanısını doğurmakta. Bu da milli birlik ve beraberliğe zarar vermektedir. Kişinin kendisini ve kimliğini biçimlendiren soyadına müdahalenin kendisi, ayrımcılığa neden olan bir hak ihlalinin türevi olarak değil, başlı başına bir insan hakları ihlali olarak nitelendirilebilir. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir öğesi olan soyadını özgürce seçebilmesi kendisine tanınmış temel bir kişilik hakkı olup, soyadları onu taşıyanların kişiliğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır” dedi.

Karşı oy gerekçesinde Dünya’da ırkçılığın uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış olduğunu söyleyen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesinin olanaklı olmadığını söyleyen Anayasa Mahkemesi başkanvekili Osman Paksüt, açıklamalarına şu şekilde devam etti “Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ şeklindeki veciz sözünün anlamı Türk milleti kavramının Türk ırkı ile eş anlamlı olmadığıdır” ifadesini kullandı. Paksüt, “Esasen, soyadının resmi dil olan Türkçe’de ve Türk alfabesiyle yazılabilir, okunabilir ve anlaşılabilir olması dışında, soyadının kamu düzenini ilgilendiren bir yönü bulunmamaktadır. Dünyada ırkçılık uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir. Soyadı Kanunu’nun kabulü sırasında toplumsal bütünlüğü sağlama kaygısıyla ve o gün dahi amacını aşan şekilde yasalaştığı anlaşılan kuralın mevzuatımızdan temizlenmesi için iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmıyorum.”

Anayasa Mahkemesi aslında bu kararıyla Türkler hariç diğer yurttaşlarının varlığını da ‘milli birlik’e aykırı olacağı gerekçesiyle kabul etmemiş ve bu kararla 86 yıllık inkar da devam etmiş oldu. Karara muhalefet eden yargıçların dışında da birçok tepkiler vardı. Midyat Süryani Kültür Derneği Başkanı Yuhanna Aktaş’ta tepki gösterenler arasındaydı. Yasaların kendilerini ötekileştirdiğini söyleyen Aktaş “Bu bir insan hakkı ihlalidir. Yıllardır sürdürdüğü üvey evlat muamelesinin bir tezahürüdür. Aynı zamanda asimilasyoncu, ötekileştirici, çağdışı ve yasakçı bir zihniyet olarak görüyoruz. Mevcut yasaların bu ülkede yaşayan sadece Türk ve Müslüman olanlar için var olduğunu bir daha ortaya çıkmıştır. Bu yasaların çağımıza uymadığını ve bir an evvel değişmesi gerektiğine inanıyoruz.” dedi.

Yukarıda Soyadı Kanunu’nun ilgili 3. maddesinin değişimi ya da iptali nedeniyle ilgili Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar da karara karşı olan hakimlerin tutumu da bir kere daha bize gösteriyor ki bu ülkede ırkçılık yasalar ile koruma altında. Bu karar korkunç bir karar mı, evet korkunç ve kabul edilecek bir karar değil. Peki bu kadar korkunç olan bu karar bizi korkutmalı mı ve kararı kabul edip sessizce oturmalı mıyız? Karar bir gerçekliği ifade etse de ucu ucuna çıkabilmiştir. Bu da bize temel haklar ile ilgili verdiğimiz mücadelemize bırakmak bir yana dört kolla sarılmamızı gerektirir. Bu ırkçı Soyadı Kanunu önce biz müslüman olmayan halklar ve inançları mağdur etsede, Türk olmayan müslüman halkları da mağdur etmiştir. Bu halkların başında da bugün yine soykırım operasyonlarına maruz kalan Kürt halkı gelir. Bu ülkede yaşayan halklar ve inançlar kendilerini yok sayan başta Soyadı Kanunu’nun 3.maddesi olmak olmak üzere tüm ayrımcı yasaların ortadan kaldırılıncaya kadar birlikte mücadele etmeyi sürdürmelidir.

Ben de yüzleşmemi tamamladıktan sonra kendi inancıma, kendi halkıma ait isim ve soy isim değişikliği için ne yapabilirim dediğimde karşıma çıkan bu karar mücadeleye inancımı törpüleyeceğine tam tersi bir etki yaptı. Ben de gittim bu sistem adına başka halklara (bugün ki aklım olsa asla yapmazdım) karşı savaştım ve benim gibi bi çok Türk olmayan vatandaşlar da benzer şeyi yaptılar, vergilerimizi onlar gibi ödedik, bu ilkenin vatandaşı olmaktan kaynaklı üzerimize yüklenen her şeyi fazlasıyla yapmışken kendi halkımıza ve inancımıza ait olan ismimizin ve soy ismimizi taşıdığımızda bu ülkenin milli birlik ve bütünlüğüne zarar vereceğimizi iddiası sadece be sadece deli saçmalığı olarak görürüm. Anayasal eşitlikten bahsediliyorsa Türklerin ismi ve soy ismi bu bölmüyor ve bütünlüyorsa aynı hak bizim için de geçerlidir. Anayasal eşitliği Türklük üzerinden okumaya çalışırsanız bunun dışında kalan her alan bölücü ve yıkıcı olarak karşınıza çıkar ama tam da Anayasa Mahkemesi başkanının itiraz yazısında olduğu gibi asıl bölücü olan bu okuma tarzıdır. Zaten bugün yaşanan sıkıntının kaynağı bu tarz güvenlikçi ve ırkçı okumalar oluşturmaktadır. Bir devlet ya da onun kurumlarının işi bir halkı kayırıp diğerlerini de bölücülüğün, yıkıcılığın kaynağı olarak görmek değildir, tam tersine vatandaşlık bağı ile kendisine başlanmış olan vatandaşlarına hiç ayrım gütmeden eşit şekilde bakıp, ona göre hareket etmesi gerekmektedir.

Hani derler ya tüm bu okumalardan sonra soyadımı değiştirebilmek için kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar yaptım. Tam da Kobanê’nin IŞİD çeteleri tarafından kuşatması başlamadan bir kaç ay önce isim değişikliği için Bafra’da mahkemeye başvuru yaptım. Mahkemeye başvurmamın hemen bir kaç ay sonrasında isim değişikliğim kabul edildi. Bu zamana kadar İbrahim Yaylalı olan ismim mahkeme kararıyla Yannis Vasilis Yaylalı olarak değişti. Bu temel hak mücadelemizde ilk adım olmuştu, ikinci adımı atmayı düşündüğüm süreçte çözüm süreci bitirildi ve oldukça bir karmaşanın yaşandığı sürece girdik. O dönemde avukatımla gelecekte yapacağımız hamleler üzerine doneler toplama süreci olarak değerlendirdik. Yukarıda da paylaştığım gibi asıl mesele Anayasa Mahkemesinin dediği gibi sözde ‘milli bütünlüğü’ tehdit eden soyadı değişikliği için start verecektik. Yaylalı olan soyadımı Helence’de ‘Parcharidis’ olarak değiştirecektim. Bu işin uzun vadeli süreceğini bildiğimizden biraz daha rahat bir sürecin gelmesini bekledik ama daha rahat bir süreci beklerken darbeler ve karşı darbeler sürecinde kendimizi bulduk. Roboskî’de uzunca süredir verdiğimiz adalet mücadelesinden dolayı anında kara listeye alınıp hapishaneye götürülen muhaliflerden oldum. Bir süre yatıp çıktıktan sonra tekrar hapishaneye girmem söz konusu olunca ata toprakları olan Yunanistan’a çıkmak durumunda kaldım. Yunanistan’da hayatım biraz normale girince tekrar avukatımla neler yapabilirizi konuşmaya başladık. Hapishanelerde sıklıkla söylenen Nazım Hikmet’e ait bir söz, var; mesele esir düşmekte değil, asıl mesele teslim olmamakta!Yani şu an var olan gücüyle Türkiye Cumhuriyeti devleti halkları ve inançları açık cezaevinde esir gibi tutuyor ve esir muamelesi yapıyor. Bizler teslim olmadığımız sürece asla yenilmeyeceğiz. Eğer dayanışma içerisinde de mücadelemizi sürdürürsek çok da uzak olmayan zamanlar da halkların ve inançların içerisinde tutulduğu açık cezaevlerini yüzlerce, binlerce çiçeğin bir arada yaşadığı bahçelere çevirebiliriz.

* Pontos Aktivist