Şu hayatta

Freud’un ABD için büyük bir yanılsamaydı dediği rivayet edilir. Hadi bunu Avrupalı kıskançlığına verelim diyeceğim ama acaba Trump’ı görseydi ne derdi diye de sormaktan kendimi alamadım. Trump olmak da zor nitekim. Yani olacak iş mi seçim kampanyasına start vermek için bir miting tertip ediyorsunuz, korona morona dinlemeyip onca para döküyorsunuz hem de sağa sola meydan okuyarak. Sonra bakıyorsunuz “sessiz çoğunluk” diye sarıp sarmaladığınız dağlara kar yağmış, sizi miting salonunda yalnız bırakıyorlar, olacak iş mi?

Sonra Bolton namıyla anılan adamın birini (pardon o zamanlar hasıydı) benden bile acımasızdır, uykuya dalmak için koyun yerine füze sayarmış diye methedip güvenlik danışmanınız yapıyorsunuz, adam sizin hızınıza dayanamıyor; e tabii basıyorsunuz tekmeyi kıçına tıpkı “bir enik gibi” kovuyorsunuz. Bu Bolton yine de akıllanmıyor. Sizin yüce haşmetinize zarar verecek bir kitap neşrediyor. Şimdi olacak iş mi halbuki Şahsımın Devleti (TC) de bu işler öyle mi? Sizin ağzınızdan daha laf çıkmadan onu derdest edip kodese tıkarlardı, sonra uğraşsın çıkacağım diye oradan. Hem neymiş efendim yargı bağımsızlığı varmış, benim işime yaramıyorsa ne yapayım ben öyle yargıyı demek içinden çok gelse de şu hayatta söyleyememek ama bir gece ansızın New York Güney Bölgesi Başsavcısı Berman’ı şutlayıp; Halk Bankası davasını “hallederiz” dediği ülküdaşına mahcup olmamanın yolunu aramak, caanım avukatları Cohen ve Giuliani’nin ensesinde boza pişirilmesini engellemek, Ukrayna mukrayna gibi meseleleri daha fazla deşeletmemek de var.

Trump bu işlerin içinden nasıl çıkar, yeniden başkan seçilebilir mi bilmiyorum ama ABD’de taşları yerinden oynattığı giderek iç çatışmayı teşvik eden bir rol oynadığı kesin. Öteden beri ülkede geleneksel olarak var olan ırkçı ve şiddete düşkün grupların yanı sıra daha modern neo-nazi hareketlerin etkinlik alanını artırdığı gözlemleniyor. Geçtiğimiz günlerde Boogaloo Boys isimli bu türden bir örgütün üyesi olan Steven Carrillo bir polisi öldürmek ikisini ise yaralama gerekçesiyle gözaltına alındı. Burada polislerin özel olarak hedef alınmadığını şahsın yanında bomba yapım malzemeleriyle kaçmaya çalışırken engellemesi üzerine çıkan çatışma sonucu ölüm ve yaralamanın gerçekleştiğini belirtmeliyim. Zanlı Carrillo ABD hava kuvvetlerinde bir güvenlik ekibinin şefi. Özeti Carrillo’nun şimdiye kadar kimleri öldürdüğü ve elindeki bomba yapım malzemeleriyle kimleri öldürmeye çalıştığını da bilmiyoruz. Ama bu neo-nazinin ABD hava kuvvetlerinin bir çalışanı olduğu kesin.

Peki Floyd cinayetiyle gündeme gelen Mineapolis’te bu hafta sonu gerçekleşen saldırıya ne demeli. Korona nedeniyle kısmen açık olan barların kafelerin olduğu bir caddede yapılan silahlı saldırıda bir kişi hayatını kaybetti, 12 kişi de yaralandı. Polis saldırıyı iki kişinin gerçekleştirdiğini sanıyor. Onlar da kuş olup uçtular. Yani pek daha önceki “kafası bozuklar”ın tek başına yapıp sonunda ya kendini öldürdüğü ya da öldürüldüğü işlere benzemiyor. Bir siyah insanın soluğunu kesmek için acele etmeden 8-9 dakika boynuna basma marifeti gösteren polise gelince bu saldırının gerçekleştiği alana intikal etmeleri de yarım saatten fazla zaman almış.

Asıl dikkat çekeni ise bir süredir Seattle kentinin Capitol Hill Özerk Bölgesi’nde iki haftadır alternatif bir politik arayış ve yaşam kurmaya çalışanların olduğu bölgede hafta sonu işlenen cinayet oldu. 19 yaşında bir genç silahlı saldırı da katledilirken bir diğeri de yaralandı. Ortada yakalanan ya da şüpheli kimse yok. Fakat bu gelişme ister istemez özerk bölgeyi eylemcilerin başına yıkmak, geri almakla tehdit eden Trump’ın sözlerini akla getiriyor. Gözlemciler özerk bölgedeki eylemcilerin bu saldırı sonrası sarsılmadığı aksine önerdikleri polisin lağvedilmesi düşüncesini pekiştirir nitelikte bir gelişme olarak gördüklerine dikkat çekiyor. Özerklik bölgesindekiler bu tür saldırılara karşı nasıl önlemler alacaklarını tartışırken hafta başı Seattle Belediye Başkanı’nın gelişmeleri fırsat bilip “burayı dağıtacağız” tehdidi işlerin her an seyrinden çıkabileceğine işaret ediyor.

Halihazırda farklılaşmış, bölünmüş yaşam biçimleriyle bezeli bir toplumun ırkçılık, keyfilik konusunda sınır tanımayan bir başkanı seçen ve onun eşliğinde yol alanlarının sorunları anlamak, çözmek gibi dertlerinin olmaması normal. Aksine bu toplulukların komplo teorileri üretmeleri, Soros gibi “olağan hedefler” tanımlayarak etkinlik zeminlerini artırmaya çalışmaları kaçınılmaz. Bütün bunların yapılacak seçimleri zihninde “olmak ya da olmamak“ tiradı eşliğinde oynayan bir başkanın varlığıyla güçlendiriliyor oluşu ise oturup, seyrettiğimiz sürece bizleri pek de iyi günler beklemediğinin bir işareti olarak görülebilir. Ayrıca kendi ülkesinde parçalanmayı, çatışmayı körükleyen birinden başka coğrafyalar için “barış” umut etmenin fazlasıyla dramatik sonuçlar doğuracağı da açık bir gerçek. Aslında dünyanın verdiği sözleri tutmayan politikacılar hurdalığı dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Bu onların hatası değil. Sorun bizim onların birer “politikacı” olduğu unutmamız…