SÛRNAME

Kucak kucağa yanmış iki bedene uzun süre baktı. İki gözünden akan iki damla yaş çenesindeki yara izinin oluğunda birleşerek süzüldü çenesinden, elindeki bakır isimliklerin üzerine düştü.  

Gözleri tavandaki bir noktaya takılı kalmıştı. Yüzündeki toz bulaşmış dehşet ifadesinin içine bodrumdaki tüm sessizliği de katarak tüm ağrılarını gözlerine hapsetmiş ve gözlerini tavandan damlayan suya kilitlemişti. Daha on üç aylıktı. Yazdan, bahardan, sonbahardan birer tane sığdırabilmişti ömrüne henüz. Bu ikinci kışıydı. Ömrünün ikinci kışının bitip ikinci baharının başlamasına az bir zaman kalmıştı. Berxwedan koymuştu adını babası. Berxwedan’ın erkek adı olduğunu söyleyenlere inat, Berxwedan koymuştu yüce dağ başlarındaki berrak gökyüzlerinin berrak maviliğindeki gözlerine bakarak kızının, adını fısıldamıştı kulağına. Üç kere. Berxwedan. Berxwedan. Berxwedan. Nasıl da yıkanırdı kızının gözlerinin berrak mavisinde her akşam babası. Yüreğine bulaşan tüm kirleri, tüm vesveseleri, tüm korkuları yıkayıp paklardı bu masum mavilikte. Ona baktıkça nasıl bir merhamet dolup taşardı yüreğinden, dünyanın bütün çocuklarına, bütün çocukluğuna sevdalanırdı insanlığın. Ve nasıl bir öfke dolanırdı bedenini alev alev, düşündükçe bu masumiyeti katledenleri.  

Kendal, patlamanın şiddetiyle savrulan aklını, toplayıp sonra bedeninin parçalarını kontrol etti gözleriyle yavaş yavaş. Hepsi yerindeydi bedeninin parçalarının. Babasından ve diğerlerinden ve diğerlerinden tecrübe etmişti bunu. Her bombardımandan sonra bedenine hareket vermeden önce kontrol etmeliydi tüm parçalarını bedeninin. Eksik parçalı bir bedene aniden bir hareket katmak ölümcül bir hamleye dönüşebilirdi. Daha dokuz yılını devirmemiş aklın içinde birikmişti bu tecrübe. Kendal, yavaş yavaş hareket ettirdiği gözleriyle Berxwedan’ı aradı.  İçine iri kıyım bir korku doldu. Tıpkı birkaç ay önce Sur’un dar sokaklarında oyuna dalıp da kardeşini kaybettiği zamanki gibi. Korkma demişti, Berxwedan’ı kucağında tutan yaşlı bir kadın. Korkma oğlum Sur’un sokakları ana kucağı gibidir, vermez hiçbir çocuğunu yabana. Bin yılların rahmeti, bin yılların direnişi saklıdır her taşında bu sokakların.  

Şimdi böyle bir bodrumda sıkışıp kalmamış olsalardı nasıl da bir rüzgar gibi uçurur, göğün yüzüne kaçırırdı kardeşini. Şimdi böyle bir bodrum katında, bombaların altında kısılıp kalmamış olsalardı. Babası, Berxwedan’ı gözlerinden son kez öpüp onun kucağına bırakmıştı. Tek bir söz etmeden bodrumun kapısından çıkarken iki gözünden akan yaş çenesindeki yara izinin oluğunda birleşerek aşağı süzülmüştü. Sur’un bütün çocuklarını korumaya gitmişti babası küçük kızının yüzünden içine merhamet sağarak, kızının yüzüne değdirdiği elini diğer elindeki silaha değdirmemeye çalışarak.  

Kendal’in gözleri bir toz yığınının altından ışıldayan Berxwedan’ın gözlerine iliştiğinde bedenindeki tüm kan bacaklarına hücum etmiş, tek sıçrayışta kardeşinin yanına ulaşmıştı. Onu bir daha asla kaybetmemeliydi. Yüzündeki tozları sildi kardeşinin usulca. Toz bulandırmıştı mavi berrak bakışlarını kardeşinin. Tavandan damlayan suyu biriktirdi avuçlarında sonra kardeşinin yüzüne sürdü. İki küçük berrak mavi göl belirdi tozların arasından. Babasının yüreğine bu gözlerden dolan merhamet, Kendal’ın da yüreğini sıcacık kavradı. Birden büyüdüğünü hissetti. Bir daha kaybetmemeliyim dedi kardeşimi kendi kendine mırıldanarak. Duvardan fırlayan bakır elektrik kablolarını dişiyle sıyırdı usulca. Bakır teli eğip bükerek "Berxwedan” yazdı telle. Bir bakır tele geçirip bakırdan isimliği, kardeşinin boynuna geçirdi. Sonra kendi adını yazıp bakır kolyeyi kendi boynuna geçirdi. Babası onları tanıyabilirdi bu isimliklerden.