Sığınma evleri kadına karşı şiddeti meşrulaştırıyor mu?

"Şiddetten korumak için kadını sığınma evine kapatıyorlar” cümlesinde sizi rahatsız eden ne var desem, “kapatmak” sözcüğüne itiraz edip, ‘sığınma evleri kadını şiddetten korumak için üretilmiş mekanlardır’ diyenleriniz olacaktır. En iyi sığınma evi, lokasyon ve mimari olarak en korunaklı, dış dünyanın erişiminden en yalıtılmış, en denetim altında, en güvenlikli olanıdır, bilirsiniz. Peki kadını hayattan, toplumsal yaşamdan, sevdiklerinden, alıştığı çevre ve işlerden koparıp, ismini cismini değiştirerek ve her an şiddet tehdidi altında olduğu duygusunu besleyen yalıtılmış bir mekâna mecbur bırakmak onu kapatmak değil midir? Bu kapatma onu şiddetten korumak mıdır, yoksa cezalandırmak mıdır? Neden şiddet uygulayan erkek değil de kadın kapatılır/ cezalandırılır? Neden, yaşaması bu cezayı çekmesine bağlıdır kadının? Bir kısmı daha önce düşünmediğim daha pek çok soru var aklımda.

Yine 25 Kasım, yine kadına karşı şiddeti konuşuyoruz. Yine bildik şiddet istatistikleri, yine kadın cinayetleri, taciz tecavüz olayları, cinsel istismar vs vs. Bir adım ötesi yok ama berisi var. “Her üç kadından biri şiddete uğruyor” cümlesi eskidi mesela, artık “her iki kadından biri…” demeye başladı pek çok araştırma. 

Sığınma evlerinde kalan, polis korumasında olan kadınlar bile öldürülüyor bu gün. Bu durumda kadınlar şiddetten korunamıyor mu diyeceğiz, korunmuyor mu diyeceğiz? 

Halen dünyanın her yanında kadına karşı şiddetin yaşandığını biliyoruz. Bazı yerlerinde daha az, bazı yerlerinde daha çok olsa da küresel bir sorun bu. Çünkü dünya hem erkek, hem de iktidar ilişkileri ve sömürü üzerine kurulmuş. Bu yüzden kadın hem cinsiyetinden dolayı hem de bir insan olarak sahip olduğu kimliğinden dolayı; ırkı, inancı, siyasi düşüncesi, sınıfsal konumu nedeniyle de eziliyor, şiddete uğruyor. 

Sadece sistemin değil, devletin, toplumun, akrabalarının da ötekisi kadınlar. Çünkü hepsinde bir erk ilişkisi var ve hepsi erkek. Hatta kültürel olarak kadın bile erkek. Ve sistemin makbul kadını, yani anne kadın; erkekliğin en sadık yeniden üreticisi olarak konumlandırılmış olarak yaşıyor halen. 

Peki ne olacak? Kadın daha kaç bin yıl şiddet mağduru olacak, ayrımcılığa uğrayacak? 

Bu soruya iç açıcı bir cevap vermek hiç kolay değil. 

Ancak yüzyıllardır ve ağır bedeller ödeyerek mücadele eden kadının özgürleşme yolunda kat ettiği anlamlı mesafeyi ve geleceğe açtığı yolu göz ardı etmek büyük haksızlık olur. Ve cinsiyetçi sömürü düzeninin bize ezberlettiklerini sorgulayarak, yarattığı algıyı kırarak daha hızlı yol almak mümkün olabilir. 

Mesela; kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü deyince; BM Genel Kurulunun 25 Kasım’ı 1999 yılında “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” ilan etmesinden öncesini bilerek ve referans alarak, yani; 25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı mücadele verirken öldürülen üç kız kardeşi ve bu olay üzerine 1981 yılında Latin Amerika ve Karayipler’deki kadın örgütlerinin 25 Kasım’ı “Kadına Karşı Şiddete Son Uluslararası Günü” ilan ettiklerini anımsayarak ve anımsatarak ve Mirabel kardeşlerin ödediği bedel ve yarattıkları tarihten güç ve ilham alarak mücadeleye devam etmek önemli bir adım. 

Mesele derin ama yazıya ayrılan yer dar olunca izninizle lafı şöyle bağlayacağım: Kadını sığınma evlerine kapatarak şiddeti meşrulaştıran erkek adaletine kafa tutmak, kadına karşı şiddetin bir kadın sorunu değil erkek/ erkeklik sorunu olarak algılanmasını sağlamak, erkeği şiddet eylem ve düşüncesinden vazgeçirecek ve şiddet uygulayanı cezalandıracak mekanizmaların kurulması hayati öneme sahip. Bunun yanında, sistemin kadına empoze ettiği erkekçil algılardan arınarak mücadeleyi erkek etkisinden kurtarmalı, taleplerimizi gözden geçirmeli ve yola devam etmeliyiz tabii ki.