Sığınmacılar pazarlık masasında

Türkiye’de egemen siyasetin çirkinliklerine örnek bulmak hiç de zor değil. Çıkar hesapları içersinde nasıl da pervasızlaşabildiklerini, kendi vatandaşlarını dahi oy hesaplarına kurban etmekte tereddüt etmediklerini biliyoruz. Son gelişmeler gösterdi ki; insan varlığının tehdidi anlamına gelen bu politika ve tutumlar artık sığınmacıları da kapsar hale geldi. 

Biliniyor ki; Türkiye’de 2 milyondan fazlası Suriyeli olmak üzere 3 milyon civarında sığınmacı bulunuyor. Ancak hiç biri için insanca yaşam olanağı sunulmuyor. Hiç biri şevkat yahut sahiplenme görmediler bu güne kadar. Hep ötelendiler. Bu nedenle her biri insanca yaşayabileceği bir ülkeye gitmek için canlarını ortaya koyarak yollara düşmeye gönüllü. Umudun yolu çoğunlukla ölüme çıktı bu güne kadar ancak hazin hikayeleri bir kaç saatliğine bile kimsenin dikkatini çekmedi. Hatta her geçen gün daha da fazla itildiler, kakıldılar, suçlandılar. 

 Bu yüzden Alan bebek medyaya büyük bir haber olarak düştüğünde ister istemez "hayrola hangi dağda kurt öldü?" demiştik. Hele bu olaya iktidardakilerin, cumhurbaşkanı ve başbakanın duyarlılıkları neredeyse gözlerimizi yaşartacaktı. Ve nitekim, "bu haberin bu kadar parlatılmasının arkasında var bir hinlik" diye düşünenler yine yanılmadı. 

3 yaşındaki Alan Kurdî insanca yaşayacağı bir yere ulaşmaya çalışırken canını verenlerdendi. Ailesiyle birlikte bindirildiği bot batmış ve boğularak ölmüş halde cansız bedeni Bodrum kıyısına vurmuştu. Ancak bu ne ilkti ne de son oldu. Sonrasında da devam etti sığınmacıların kaçarak Avrupa’ya ulaşma çabaları, sonrasında da botlar motorlar battı ve yine çocuklar da öldü. Ege kıyıları, hedef olarak belirlenen Yunan adalarına ulaşması mümkün olmayan şişme botlar ve motorlarla ve bunlara binmek için bekleyenlerle dolu halen. Sığınmacıların insan tacirlerinin elinde ölüm yolculuklarına çıkmalarına göz yumuluyor hatta teşvik ediliyor. 

Alan bebek haberi henüz soğumamıştı onbinlerce sığınmacının karayolu ile Edirne’ye doğru yola çıktıkları haberini aldığımızda. İstanbul otogarında tam bir izdiham yaşanıyordu. Suriyeli sığınmacılar otobüslerle gitmek istiyordu hatta bir kısmı gitmişti de. Ancak geride kalanların gitmesine izin verilmiyordu. Onlar da çareyi yürüyerek sınır kapısına varmakta bulmuş ve onbinlercesi yollara düşmüştü. 

Gerek yolculukları süresince gerek Edirne’de sınıra ulaşmalarına izin verilmediği için konaklamak zorunda kaldıkları alanlarda yapılan görüşmelerde, büyük bir umut taşıdıklarını görmüştük. Bu sınır açılacak ve Yunanistan’a ve oradan da avrupa ülkelerine geçeceklerdi, bu böyleydi. Anlattıklarına göre; bunu kendileri uydurmuyordu. Sınıra gidin, ısrarcı olun o kapılar size açılacak diye propaganda yapanlar olmuştu. Hatta kimi resmi görevlilerin de kendilerine bunu söylediklerini, kendilerinin de bundan cesaret aldıklarını söylüyorlardı. Öylesine büyük bir umut içersindelerdi ki, tek amaç o kapıya varmak ve oradan geçmek olduğundan yürümelerine engel olabilecek her şeyi arkalarında bırakmakta tereddüt etmemişlerdi. 

Sonrası malum. Sığınmacılar değil ama Merkel geçti o kapıdan, Türkiye’ye geldi. Merkel ile yapılan görüşmeler basına yansıdığında bir anlamda her şey daha da şeffaflaşmış oldu. Ege kıyılarının can pazarına çevrilmesinin, insan tacirlerine bu derece müsamaha gösterilmesinin, onbinlerce sığınmacının sınır kapılarına yürütülmesinin nedeni, yani avrupa kapılarını sığınmacılarımızla tehdit ettiğimiz ortaya çıkmış oldu. 

Devlet, sığınmacılara insanca bir yaşam sağlamadığı gibi, onların yaşamlarını, umutlarını tehlikeye atarak pazarlık kozu olarak kullanmıştı.

Bu pazarlığın gizli sonuçlarını bilemesek de, sığınmacıların Türkiye’de tutulması karşılığında AB’nin para yardımı vaadiyle sınırlı olmadığı malum. AB ile kesilen müzakerelerin tekrar başlayacağına dönük açıklamalar, AKP iktidarının Suriye krizinden beklediğini bulamayınca AB ye yanaşmaya karar verdiği ve sığınmacı tehdidi ile kendisine yol açmaya çalıştığını düşündürtüyor. Vizesiz seyahat ihtimalini de toplumu ağzına bir parmak balla oyalama taktiği diye yorumlayabiliriz.