Tarihin gölgesi var üstümüzde!

Gün yok ki Kürt tarihinde geçen bir katliamı anmayalım. Bu anlamda tarihimiz bir katliamlar güncesidir. Bunu yazmak ne kadar da kolay ama bunu hissetmek dünyanın ağırlığını yüklüyor insanın omzuna. Bir insan nasıl bir tarih yaşadığını bilip anlam verirse ancak güzel bir gelecek yaratma hayalini kurabilir. Hele bu insan Kürt ise… Yine yok oluşun eşiğinde duranlar, ancak anlar varoluşun müthiş çağrısını. “Bizler acılı bir tarihin çocuklarıyız. Yaralı bir toplumun bireyleriyiz.” Kan revan ile doğduk ağlayarak her insan gibi. İsteriz ki kanlarda yüzmesin ölülerimiz. Ölü bedenlerimize ipler bağlayıp çekmesin bizi yeni Aşiller. Gülümseyerek ayrılmak isteriz adı cihan olan mekandan. Tıpkı bir çiçek gibi şikâyetsiz, bir kelebek gibi ömrüne doymuş ve sade. Doğanın adaletine göre ama böyle değil bize reva görülen yaşam ve ölüm.

Yaşlanma nedir bilmeyenler, çocuklar ağlamasın diye ölenler. Gerektiği kadar yaşamayı bilenler. Amaca uygunsa ölümden hiç çekinmeyenler. İnsan bütün tarihte gezebiliyorsa ruhunda yaşlanma ihtiyacı duymaz. Yaşamı gerçekten seviyorsa insan uğruna ölmekten caymaz. Ki bizler gelecek kuşağımız gülsün diye ağlamalara tanıklık ettik, ağlatanı da sanık. Şimdi yarımız özgür yaşasın diye yarımız ölüyorsa, anne ve babamızdan önce ölüyorsak ve onlara kan ağlatıyorsak, suçlu kim? Hükmedildiği gibi tarihsiz, toplumsuz, dilsiz, kimliksiz, kültürsüz mü olacağız? Yani hiçbir şey olmama hali. Yok olan. “Düşünmezsen yoktur” olan. Olmak ya da olmamak gibi. Sinmiş gölgeler, korku ve kesif. Aklı başında biri sormaz mı; “hangi varlık buna dayanır?” diye. Bir kuşa sen balıksın deyip başını zorla denize sokmaya benzer bu hikaye. Varsan da sana verdiğimiz isim ile. Hoş gördüğümüz cisimle var olacaksın. Kendinden başka her şeye benzeyeceksin. Böylesi yaşamaya aşina olmayan ömürlerimize hikayeler, yüzümüze tanımadığımız maskeler yerleştirilmeye çalışılıyor. Bizim olmayan. Aidiyetsiz! İkiye bölünüyoruz sonra, ben ve öteki. Hayatın en acımasız yabancılaşma biçimi. Bu haldeki insan ya bütün ömrü boyunca kaçar kendinden ya da bütün yaşamı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle ve ona içerlenmiş kendisi olmayanla dövüşür. Hayatın diğer adı kendini bulma arayışı, kendi olma cengi. Bu sebeple bir gözümüz hayretinde duraksayıp akan zamana bakar. Ünlemdir bir gözümüzün bakışı. Diğer gözümüz soru işareti üretir durmaksızın devranın şaşkınlığında. İkiye bölünmüşüzdür her anlamda. Katliam çocukları böyledir çünkü…

Bu tarihsel toplumsal öze kavuşmak acı verdiği kadar, onur vericidir de. Varım demenin adıdır yani. Varlığını haykırmanın öbür adı. Ahmedê Xanê’nin de dediği gibi “Kürtler aşksız, irfansız değildir, kitapları da var demek için yazıyorum.” “Tanrım neden Kürt doğdum” feryadını içine akıtmış bir tarihten geldik. Kendi güzelliğini görmekten kaçan mülteci duygular eseriydik. Bir gün alnı dövmeli, çenesi işaretli bir Kürt kadını ya da annesi görürseniz yüzüne, gözlerinin ta içine bakın anlatılmak istenen her şey var orada. Kalemin hünerinin ötesinde her şey…

Bütün hayatın zıtlıklarını yüzüne nakşetme arzusudur dövmeleri. Hem zaten her şeyin en yalın hali yüzünde değil midir insanın? Bütün ifadelerin yansıma aynası, acı ve sevincin biricik mekanıdır yüzlerimiz. İki zıddın mayasıdır analarımızın alnındaki dövmeler. Alnını damgalamak isteyen her kadın, gider çocuğu kız olan bir kadının sütünü getirirdi. Süt, bembeyaz! Bir de ateşlerden arta kalan is alırdı. İs, kapkara! Bin bir acının sınavına çekilmiş gibi alnını iğne darbeleriyle kanatırdı. Zıt olan süt ve is karışımını kanına karıştırırdı. Bütün tezatları yüzünde yansıtmak istercesine, kanına yedirip damarlarına kavratırcasına. Ak ve karanın karışımı maviye dönüşürdü alnında. Tarihin sonsuz yolunda, öyle bir halktı ki Kürtler çok sevdiği vardı onların buluşması olmayan. Ayrılığın kancasında bir buluşma… Kürtler derin vadilerde ıssız birer gölgeydiler. Kuyunun dibinde yankılanan ses idiler. Yüksek dağ başlarında sahipsiz iniltiydiler. Herhangi bir gölgede kavalın ezgisiydi aşkları. Şairleri yalnızdı. Aşıkları kavuşmazdı. Kahramanları uzun yaşamazdı. Gözlerinde çığlığın resmi vardı. Yuvası yıkılmış bülbül gibiydi dengbejleri. Küle dönmüş sevdalar ülkesinden yükseliyordu ağıda dönüşmüş aşk masalları.

Ve öyle uzayıp gidiyor dağ başlarına bu ezgi. Yaralı bir maral olup sekiyor ovalarda. Kuşun kanadında uçuyor ormanlara. Öyle herkes her istediğine varamazdı buralarda. Savaşla sınanırdı bütün aşklar ve kolay kolay dönmezdi yiğit olanlar. Buluşmazlardı benim dedikleri bir ülkeleri olmadıkça. Edulê de Dewreşî böyle bir cenkte sınarken yitirmişti. Aşk, yiğit olanların işiydi bu topraklarda. Çünkü toplumsallığının ve ülkesinin yitirilişini izleyemeyenler cengaver olabilirler. “Ahlaklı ve onurlu bir Kürt için yaşam kesinlikle günün yirmi dört saatinde varlık ve özgürlük savaşçısı olmakla mümkündür” dendiğinde katliamlardan arta kalan çocuklara bu gerçek anlatılmak isteniyordu. Bir daha Dersim, Zîlan, Helepçe, Şengal yaşanmasın diye haykıran ses, bu dünyanın en gerçekçi sesidir.