Tecrit ve özgürlük

Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu adlı kitabında “Modern iktidar büyük gözaltıdır” der. Bu durumda İmralı İşkence ve Esaret Sistemi de gözaltıların en büyüğüdür. Gözaltının daimi ve kalıcı halidir. Gözaltı derken, kastedilen sadece ceza hukuki terimi değil. Hatta hiç değil. Bundan ziyade Foucault’un “iktidarın mikrofiziği” ve “politik anatomi” kavramlarıyla anlatmaya çalıştığı, devlet iktidarının gözetim yoluyla sadece bedeni değil ruhu ve düşünceyi de kontrol altına almayı, böylece ıslah etmeyi, itaat ettirmeyi amaçlamasıdır.

Foucault bu kavramları, Panoptikon adlı hapishane modeli incelemesinde geliştirmiş. Bütünü gözlemlemek anlamına gelen Panoptikon, birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu ve ortadaki gözetim kulesinden birbirinden tecrit edilen bütün tutsaklar kontrol edilebiliyordu. Modern gözetim teknolojilerin henüz keşfedilmediği, yani kameraların olmadığı bir dönemde tasarlanan bu hapishane modelinin günümüzdeki en “gelişkin” hali kuşkusuz İmralı’dır. İmralı, dünyada eşi benzeri bulunmayan, tecrit olgusunu en sınır seviyelerine taşıyan, bir bütünen tecridi azamileştirmek üzerine tasarlanmış ve geliştirilmiş bir gözetim mekaniğidir. Dünyada tektir.

Önder Abdullah Öcalan tam 20 yıl ve dört gündür bu mekanizma altında teslim alınmaya çalışılmaktadır. 20 yıl. Yani 7 bin 309 gün. Yani 175 bin 416 saat. 175 bin saati zihninizde tahayyül edebiliyor musunuz? 20 yıl. Yir-mi yıl.

Önder Apo, dünyada tekdir. Dünyanın hiçbir yerinde bir insana özel böylesi bir işkence ve esaret sistemi inşa edilmemiştir. Dünyanın hiçbir yerinde bütün bir devletler sistemi bir araya gelip ağızlarından düşürmedikleri hukuk, demokrasi ve insan hakları laflarını “kişiye özel” devre dışı bırakma, hatta ortadan kaldırma üzerinden anlaşmamıştır.

Dünyanın hiçbir yerinde bir halk 20 yıldır kesintisiz bir şekilde özgürlük eyleminde bulunmamıştır. Tarihin hiçbir aşamasında bir halk, 20 yıl boyu durmadan alçak egemenlerin kirli işbirliğini protesto edip ifşa etmemiştir.

İşte bu direniştir. Foucault, yukarıda bahsi geçen eserinde şöyle de der: “Bir iktidar ilişkisinin uygulanabilmesi için her iki tarafta en azından belli bir özgürlük olmalıdır. Bu demektir ki iktidar ilişkilerinde mutlaka direniş imkanı da vardır zira hiçbir direniş imkanı olmasaydı iktidar ilişkisi de olmazdı. Her toplumsal alanda iktidar ilişkilerine rastlanıyorsa, bunun nedeni her yerde özgürlüğün olmasıdır.”

O yüzden İmralı, mutlak tecridin uygulandığı yer olsa da mutlak tecridin hüküm sürdüğü bir yer değil. 20 yılda tecridi habire daha fazla derinleştirmelerine rağmen bunu başaramadılar işte. İmralı, hem tecrit hem özgürlük alanıdır. Çünkü direniş alanıdır. Hatta çağımızın direniş merkezidir. Önder Apo direniyor. “İçerisi” direniyor. “Dışarısı” direniyor. Şimdi önemli olan, kalan bütün boşlukları ortadan kaldırmak, hiçbir alanı direnişsiz bırakmamaktır. Böyle olursa tecrit kalkar, işkence ve esaret yok olur, sadece özgürlük kalır.

Onlar 20 yıldır bu özgürlüğü yok etmek için uğraşıyor. Fakat onlar 20 yılda tecridi adım adım büyütürken direniş, dolayısıyla özgürlük azalmadı. Tam tersine öyle bir büyüdü, öyle bir yayıldı ki dünyanın dört bir yanına. Öyle ki artık Arjantin’in kalbindeki Plaza de Mayo Anneleri de yükseltiyor “Abdullah Öcalan’a Özgürlük” sloganını. Önder Apo’nun özgürlük nöbetini artık onlar da tutuyor. O gün geldiğinde onlar da halaya duracak.