Tenbûr ile hayatlara dokunuyor

  • Küçükken dengbêj dinlediğimi hatırlıyorum. Şimdi dönüp geriye baktığım zaman, coğrafyamızda ne çok acı yaşandığını ve çocukken bile bundan kaçamadığımızı anlıyorum. Bugün ders verdiğimiz çocuklara daha neşeli, eğlenceli çocuk şarkıları öğretmeye çalışsak da, kültürümüzde yaşanan acının ve mücadelenin önemli yerini de zamanı gelince öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum.
  • Kültürle, sanatla dokunduğunuz her insan topluma, doğaya, özüne yeniden kazandırdığınız bir insandır. Tenbûr veya müzik dersi alan öğrencilerden illa sonra müzikle uğraşsınlar gibi bir beklentim yok, fakat bu kültüre, dile, bu mirasa hayatlarının küçük yaşlarında dokunmaları gerektiğine inanıyorum.

EYLEM KAHRAMAN

Müzisyen Dîlan Top, Şavaklı bir ailenin çocuğu olarak dili, kültürü, inancı ve doğası kuşatma altında olan Dersim’de doğdu. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Almanya’ya gelmek zorunda kalsa da, dilini, kültürünü, inancını ve çocukluğunu klamlarına sığdırıp Almanya’da yeşertmeye devam etti. On dört yaşında başladığı müzik yolculuğunda kendisini sürekli geliştirdi. Müzik eğitimi aldığı Mainzer Weltmusik Akademisi’nde yaklaşık iki senedir Tenbûr dersi veren sanatçı, kendisini ve  çalışmalarını ilk kez gazetemiz Yeni Özgür Politika’ya anlattı.

Sizi henüz tanımayan okurlarımız için kendinizi tanıtır mısınız?

Dersim, Pertek doğumluyum. Almanya’nın Mainz kentinde yaşıyorum. Geçen sene yüksek lisansımı yaptım ve işletme yönetimi bölümünden mezun oldum. Şu an hem çalışıyor hem de müzik yapıyorum. Hafta sonları da Tenbûr dersi veriyorum.

Almanya’da büyümüş biri olarak  Kurmancî ve Kırmanckî stranlar seslendiriyorsunuz. Kardeşiniz de bir müzisyen. Nasıl bir ailede büyüdünüz?

Şavaklı bir ailenin çocuğuyum. Almanya’ya gelmeden önce ailem hayvancılıkla uğraşıyordu. Abim de, ben de Dersim’de doğduk. Evimizde Kürtçe konuşulur.

Dokuz yaşındaydım Almanya’ya geldiğimde. Böylece çocukluğumun  ilk dönemini köyde geçirmiş oldum. Dolayısıyla bana öğretilmiş bir kültürden çok, bire bir yaşamış olduğum bir coğrafyayı barındırıyor duygularım. Bu yaşanmışlıklar ve duyduğumuz özlem, yaptığımız müziğe de yansıyor bence.

Her yörenin bağrından çıkmış bir ozan vardır ki, bu bizim evimizde Mahmut Baran’dı. Ailemizde Mahmut Baran’ın sesi her daim memleket ve öz duygusu çağrıştırıyor. Bizi kendi köklerimize geri götürüyor. Küçükken Mahmut Baran’ı gizli gizli dinlediğimi hatırlıyorum. Dengbêjlerin hüzün içerdiğinin bilincindeydim ve bir çocuk neden dengbêj dinler çelişkisindeydim. Şimdi dönüp geriye baktığımda, coğrafyamızda ne çok acı yaşandığını ve çocukken bile bundan kaçamadığımızı anlıyorum. Bugün ders verdiğimiz çocuklara daha neşeli, eğlenceli çocuk şarkıları öğretmeye çalışsak da, kültürümüzde yaşanan acının ve mücadelenin önemli yerini de zamanı gelince öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Müziğe ilginiz nasıl başladı? Herhangi bir müzik eğitimi aldınız mı? Sizi bu yolculuğunuzda kimler destekledi?

Müziğe başlamam, on dört yaşında Ali Erel’in verdiği bağlama kursuyla oldu. Bu yola sadık kalmam açısından benim üzerimde emeği çok büyük Ali’nin. İlk sahne tecrübelerimi de onunla yaşadım. Daha sonra Ali’nin vesilesiyle Mikail Aslan ve Cemil Qoçgîrî ile tanıştım. Cemil Qoçgîrî sayesinde Tenbûr girdi hayatıma ve bir daha izini asla kaybetmek istemediğim bir mirasa tanık oldum. Cemil Qoçgîrî bu anlamda sadece benim için değil, tarih ve kültürümüz için de çok önemli bir isimdir. Bize ait olanı yıllardır büyük emeklerle bize geri kazandırmak uğruna büyük yol kat etmiştir. Böylece 2011 yılında ilk Tenbûr derslerimi Mainz’da, Weltmusik (Dünya Müzikleri) Akademisi’nde almaya başladım. Bu müzik okulu, Mikail Aslan, Cemil Qoçgîrî ve Günter Bozem tarafından hayata geçirildi. Birçok insanın müzikle, sanatla ve kültürle deneyimler kazanmasına katkı sağladı ve dünyanın birçok yerinden müzisyenlerin yollarını kesiştirdi.

Bir süre sonra Mikail Aslan ve Cemil Qoçgîrî’nin öğrencilerinden oluşan kadın grubu “Nuras” projesinde yer almaya başladım. Nuras’la birçok etkinliğe katıldık. Daha sonra yolumuz ayrıldı maalesef. Bu süreci Mikail Aslan ve Cemil Qoçgîrî’ye albümlerinde vokalistlik deneyimlerim izledi. Özellikle Cemil Qoçgîrî nin “Zalâl” ismini taşıyan albüm projesinde önemli bir yer verildi bana. Bu süreç, müzik hayatımda çok iyi müzisyenlerle, profesyonel sahne deneyimleri kazanmamı sağladı.

Weltmusik Akademi’nin bana büyük katkılarından birisi de, Eda Tanses ile kesişen yolda oluşan dostluğumuz oldu. Gerek sanatsal anlamda, gerekse insani yönü ile bana katkısı çok önemli. Aldığım müzik eğitiminin ötesinde de bu insanlardan kendi kültürüme, tarihime ve hayata dair çok şey öğrendim. Böyle güzel insanların yanında büyümek ve onların kanatları altında yol almak çok değerli benim için.

Bir CD çalışmanız veya bu yönlü bir hazırlığınız var mı?

Şu an bir albüm çalışması yapmayı düşünmüyorum. Buna henüz hazır hissetmiyorum kendimi. Fakat uzun zamandır eski klamlardan oluşan bir repertuar araştırmakta ve oluşturmaktayım. Yakın zamanda bu çalışmaları barındıran birkaç tekli çalışmam yayınlanacak. Onların heyecanı içerisindeyim.

Erdem Pancarcı ile birlikte seslendirdiğiniz “Yarê” stranı büyük bir beğeniyle karşılandı. Bu strana nasıl karar kıldınız? Klibini nerede çektiniz? 

2019 yılının Kasım ayında Dersim’e gitmiştim. Erdem de kendi müzik çalışmaları için orada bulununca, doğayı da dahil edip bir kayıt almak istedik. Çekim gününden bir gün önce gelmişti aklıma “Yâre.” Elbistan yöresine ait olan bu güzel stranı daha önce Şivan Perwer ve Aynur Doğan’dan severek dinlemiştim. Önceden usta isimlerce yorumlanmış ve toplumda yer edinmiş bir eser olmasına rağmen, dinleyicilerden güzel tepkiler ve destek almak bizi ayriyeten çok mutlu etti. Çekimi Pülümür Salördek’de gerçekleştirdik. Bize bu güzel manzarayı öneren ve bizi o gün yalnız bırakmayan sevgili İsmail Ateş abimize de teşekkür ederim.

“Yâre”, Erdem Pancarcı’nın bir süredir yürüttüğü Munis Akustik projesi kapsamında yayınlandı ve konsept gereği tamamen canlı kaydedilip daha sonra stüdyoda üzerine ufak tefek aranjeler ile dokunuşlar yapıldı. Munis “cana/ruha yakın” anlamına geliyor. Gerçeklik ve sadelik hissini kaybetmemek adına, görüntü ve ses kayıtlarını ilk denemede en saf hali ile kaydetmeye özen gösteriyor Erdem. Munis Akustik projeleri dinleyiciye bu sebeple samimi geliyor sanırım.

Birlikte çalışmalarınız devam edecek mi?

Erdem’le birlikte gerçekleştirmeyi düşündüğümüz konserler için tarihler belirlenmişti, fakat  şu an tüm dünyanın içinde bulunduğu durum nedeniyle iptal oldu ne yazık ki. Bu sürecin çabuk ve sağlıklı bir şekilde geçmesini umuyoruz. Tekrar önümüzü görebileceğimiz, daha sağlıklı bir sürece geçip yarını şekillendirebileceğimiz günler diliyorum hepimiz için.

Weltmusik Akademie bünyesinde Tenbûr kursları veriyor ve müzik deneyimlerinizi sonraki kuşaklara da aktarıyorsunuz. Bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Yaklaşık iki senedir Mainzer Weltmusik Akademisi’nde Tenbûr dersi veriyorum. Kendim o okulda büyüdüm ve müzik eğitimi aldım. Şimdi aldığım eğitimi yeşertme zamanı. Müziğin aslında yolumuzun üzerinde bir araç olduğunu, asıl meselenin o müziğin arkasında yatan motivasyonun olduğunu öğrendim. Bana verilen tüm emeğin karşılığı olarak, bu emeği gelecek nesillere aktarıp ebediyen yeşermesine katkıda bulunmak bu anlamda önemli benim için. Kültürle, sanatla dokunduğunuz her insan topluma, doğaya, özüne yeniden kazandırdığınız bir insandır.

Tenbûr veya müzik dersi alan öğrencilerden illa sonra müzikle uğraşsınlar gibi bir beklentim yok, fakat bu kültüre, dile, bu mirasa hayatlarının küçük yaşlarında dokunmaları gerektiğine inanıyorum. “Ağaç yaşken eğilir” diye bir atasözü vardır. Yaklaşık bir senedir 7 ila 10 yaş arası çocuklara da eğitim vermeye ve onlara dilimizi, klamlarımızı, kültürümüzü oyunlarla, öğretmeye çalışıyoruz. Yakın zamanda bunu birkaç öğrenci ve arkadaşımızla birlikte gerçekleştireceğimiz çocuklara yönelik daha geniş kapsamlı sanatsal faaliyetler içeren bir proje izleyecek.

Yurt dışında büyüseniz de kökleri Dersim’de olan bir sanatçısınız ve oradaki kültür ve inançtan besleniyorsunuz. Yurt dışında yaşıyor olmanız sanatınızı nasıl etkiliyor?

İnsanın çocukluğuna ve memleketine duyduğu özlem daha yoğun oluyor. Bu özlem, müziğe ve kişiliğe de yansıyor elbette. Daha bilinçli ve daha özverili yaklaşılıyor kültürel değerlere, dile, memlekete sanırım.

Sahnedeyken yaşadığınız ve unutamadığınız ilginç bir anınız var mı?

Sahne deneyimleri her seferinde birbirinden ilginç ve farklı geçiyor. Bu seyirci ile o an oluşan enerji ile çok alakalı. Yerine göre yaptığımız müziğin seyircideki etkisini biz de hissedip daha da derin bir aleme dalabiliyoruz. Bazen de hiçbir coşku hissetmediğini düşündüğünüz bir kitleye zorla müzik yapıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

Toplumun büyük bir kısmı kendi kültürüne hasret içinde olduğunu söylese de, belli bir sürenin dışında pür dikkat bir dinletiye ruhu ve bedeni ile dahil olamıyor bazen. Etkinlikleri düzenleyen dernek ve kurumlar da bu konuda pek hassas değil maalesef. Hâlâ temiz bir ses sistemi, iyi bir sahne ortamı bulamıyoruz çoğu zaman. Bunların hepsi müziğe ve sanata verdiğimiz değeri gösteriyor aslında.

Bir keresinde bir konserde, sıramızın sürekli değiştirilip en sona bırakılmamız yetmiyormuş gibi, dinleyici de biz sahneye çıktığımızda sandalyeleri, masaları toplamaya başlamıştı. Her ne kadar sinir bozucu olsa da gülesimiz gelmişti.