Tu sana!…

Ankara, göz koyduğu Kıbrıs’ın etrafında fink atıp, savaş çanları çalarken, aradığı fırsat, beklediği iklim, darbe ile ayağına gelmiş, "kurtarıcı" rolünde hamleye geçmiş, çalıştığım "Yeni Ortam" gazetesinin patronu Kemal Bisalman’ın, işgalin ikinci dalgasında, bana görev çıkarmıştı: Savaşa tanıklık edecek ve yazacaktım…

Ancak, Girne limanında karaya çıktığımda, Birleşmiş Milletler vaziyete el koymuş, ateşkes ilan edilmiş, silahlar susmuştu. Girne limanı, karmaşa içinde bir askeri üstü. Kimi sağa sola koşuşuyor, kimi askerler gölgeliklerde uyukluyordu. Şehir, direnmeden "kurtarıcılara" teslim olduğu halde, soyguncular ve talancıların indirdiği balyozlarla yaralıydı. (Yıllar sonra, benzerini Şırnak’ta görecektim. O da 1992’de, tank, top ve helikopterlerle sarılmış, sonra "vatansever hırsızlar"ın soygununa açılmıştı.)

Girne’de, turistik eşya ve mücevherat dükkanlarının vitrinleri kırık, yerinden sökülmüş kapıları açık, kuyumcuların rafları bile sökülüp götürülmüş, beyaz eşya mağazaları moloz yığınıydı. Benden önce gelmiş, bir grup meslektaşım, hırsız ve talancıların izini sürercesine fotoğraf çekiyordu.

Hep birlikte Lefkoşa’ya gitmeye karar verdiğimizde, karşımıza çıkan bir Astsubay, "götürebilirim" başka soru sormadan, Türkçe’de pikap diye tabir edilen ve asker naklinde kullanılan, yönetimindeki araca tıkıştık. Pikapta, oturduğumuz sıraların altı, ayakları bağlı tavuklarla doluydu. Astsubay, tavuklar senfonisine katıldığımızı görünce, "gece Rum köylerini basıp analarını….tik, hepsini duman ettik" deyip, düşman köylerine düzenledikleri akını anlatmaya başladı. Rumlara Türkün gücünü göstermiş, ganimet de kaldırmışlardı.

O, "Türk askerinin, silahsız, dirençsiz Rum köylüleriyle savaşını" anlatırken, pikap zınk diye durmuş, baktığımızda, filmlerdeki gibi petrol varilleriyle takviyeli barikatın gerisinde doğrulmuş namluları görmüştük. Savaş alanında destanlar yazan astsubay ise besili gövdesini koltuk altına sığdırmakla meşguldü.

Karşımızdakiler, katile benzemiyorlardı. Temiz bakışlı, gencecik çocuklardı. Barikatın gerisinden fırlayıp, bizi indirdiler. Yürütüp, ötede bir hangarda yan yana dizdiler. Tabii ki, bu gibi hallerde insan olan herkes korkar. Fakat, benim "bu, benim savaşım değil, yazacaklarım vardı" hayıflanmasına dönüşmüşken, Milliyet gazetesinin, bir dönem yıldız röportajcısı, sevgili Mete Akyol’un sesi duyuldu:

"Kahraman, bunlar senin adamların!.."

Mete Akyol’un sesinde, boğulmak üzereyken kurtulmuş adamın sevinci vardı. Ben yaşlarda, esmer bir genç gülümseyerek önüne geldi. Adını söyledi. O ve arkadaşları üniversite öğrencisi ve solcu AKEL parti üyesiymiş. AKEL’i söleyince, neden adamım olduğunu anladım. O da solcu ya, fikri akrabam sayılırmış.

"Adamım" Hukuk fakültesi son sınıf öğrencisiymiş. Okulu bitirmeye çalışırken, ülkesi barbarların hücumuna uğramış ve kendisi şimdi eli silahlı bir gerilla lideriymiş.

Bana su matarasını uzatınca, "sen ne biçim sosyalistsin!" diye çıkıştım. "Kim olduğumuzu bile bile bizi namlu tutuyor ve ama bana ayrıcalık gösterip, ikramda bulunuyorsun!.."

Namlular indi. Sigaralar yakıldı, ama o sırada askeri bir tim geldi. Bizi Limasol’a götürmek üzere, hapishane aracına bindirdiler. Yol boylarında insanlar, aracın "hapishaneye Türk taşıdığını" biliyordu. Durup, uzaktan tükürüyolardı. Limasol’a vardığımızda geceydi. Araç neden durdu, hatırlamıyorum, şimdi. Ama Mete Akyol’un dar yer korkusu vardı. Onun için, araç durunca, arka kapı açılıyordu. Kapı yine açıktı ve karşımıza dizilmiş kalabalık bağırıyor, bize doğru tükürüyordu. Birine, "ne bağırdıklarını" sordum. Cevap, utancın tanımıydı:

"Önce mı öldürüyorlar, sonra mı bilmiyoruz ama, siz barbarlar, tecavüz ettiğiniz kadınlarımızın memelerini de kesiyorsunuz. Onun için tu size diyoruz." Tecavüze uğramış Kürt kadınlarının, intiharına dair trajedileri dinleyerek büyümüştüm. Tecavüzcülerden tiksiniyordum. Ama ne yapayım ve nasıl anlatayım ki, Rum kardeş, beni de onlara dahil ediyordu. Aydın Engin ve Oya Baydar da Yeni Ortam’da çalışıyorlardı. Dönüşte, patrona, "olanları yazmazsam vicdanıma ihanet etmiş olurum, yazarsam gazeteyi kapatırlar" ve toptan olarak, tek satır yazmadım. Sevgili patronum da üstelemeden, beni tatile yolladı. Çünkü, Kıbrıs’ta savaş değil cinayetler vardı. Onlar hala kayıptır. Soygun, talan ve tecavüzler…

Sonra "tecavüzcülerin, tecavüzcülere yakışan şanlı tarihi" 1990’larda Kürdistan’da "tekekkür" etti. Savaşçi bildiklerimiz tecavüzcüyüdü. Katil ve soyguncu…

Kıbrıs’ı yazamadım, ama onları yazdım. Sürgünle bedelini ödedim. İğrenç ama, tecavüzcüler sürüsü IŞİD’in dostları, Kürt kızı Şükran’a tecavüzden yargılanan Musa Çitil’i, general olarak yeniden Kürdistan’a yolladılar. Yakışır… Van dağlarının çiçeği, Kürdistan’ın onuru Kesver’i gördünüz… Onun kabahati, kusuru yok, barbarın eline düşmüş esirdi. Eli, kolu, dili de bağlı. Bir taş, ağaç parçası kadar sessiz, kıpırtsız. Namert, dilediğini yapabilir, kolları bağlı dağ gülüne…

Kürdistan’ın kızına işkence yaptılar. Sonra çırıl çıplak yola attılar. Bu barbarlığın tanımıydı. Ve Rumlar yaptığıyla, "tuh sana, yer yüzüne barbar gelmiş, barbarlıkla giden" diyorum. Tuh sana ki, timsah bile senden soylu…