Türk devlet geleneğinin Kürt savaşı!

Selçukluların Kürdistan’ı işgal ile başlayan bin yıllık Türk devlet geleneğinin tarihi Kürtleri ve haklarını inkar etme, onları siyasal ve sosyal kırımlara uğratma tarihidir. İşgal, talan ve ganimet üzerine kurulu imhacı gelenek Selçukludan Osmanlıya, Osmanlıdan Türk ulus devletine aktarılarak sürdürülmüştür. Selçuklu, Osmanlı ve Türk ulus devlet sürecinde ve günümüzde Kürdistan coğrafyasının demografisi ile hep oynandı. 1514 Çaldıran savaşı ve 1639 Kasr-ı Şirin antlaşması sonrasında Osmanlı devleti, Kürdistan coğrafyasına Arap, Acem, Azeri, Afgan, Gürcü, Dadaş, Türkmen ve Kafkas halklarını yerleştirdi, okul, kışla ve Camii üzerinden asimilasyonu dayattı.

1806-1808 yıllarında Babanzade Abdurrahman Paşa ile başlayan Kürt ulusal mücadelesi başta Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı-Zilan, Dersim olmak üzere yaşanan kalkışmalar kanla bastırılır. Bugünde Türk devleti diğer egemen devletlerin desteği ile yeniden soykırım yaşatmak istiyor. Şengal’e Kerkük’e, Efrîn ve Rojava’ ya saldırıyor, Kürdistan statüsünün önünü almak istiyor. Türk devleti bunun için başta DAİŞ olmak üzere selefist yapıları kendi jeo-stratejisi için Musul’da ağır silahlarla donattı, onları Kobanê ve Rojava’ya saldırttı. Bu saldırıdan önce PKK‘yi silahsızlandırmak için Oslo ve İmralı’da görüşmeler yaptı. Gerek Kürt Halk Önderi, gerekse PKK bu oyunu boşa çıkaran kararlaşma içinde olunca, “Taş taş üstünde. Gövde üstünde baş kalmayacak” diyerek Bakur Kurdistanını yeniden işgale kalkıştı. Türk devletinin Kürdistan karşıtı stratejisi tarihi Kobanê direnişi esnasında yeniden güncellendi. Kürt ve Kürdistan karşıtlığı temelinde yeniden tahkim edilen Türk devleti, Kürtlere karşı savaşını devletin bekası diyerek altı yıl önce başlattığı topyekün saldırı ve savaş konseptini sürdürmektedir.

Faşist iktidar bloku CHP, İyi Parti’nin desteği ile ülke içinde ve dışında Kürtlere karşı yürüttüğü kirli savaşını yeni Osmanlıcılık hayalleriyle süslese de, esas olarak Kürtlere ve alternatif yaşam alanlarına karşı yürütmektedir. Ancak hem yirmi birinci yüzyılın koşulları, hem de Kürt Siyasal Hareketinin kazanımları ve örgütlü gücü nedeni ile bunda zorlanmakta, ekonomik ve siyasal kriz nedeni ile ne yapacağını bilemez halde dört bir yana saldırmaktadır.

Kürt Halk Önderine uygulanan mutlak tecrit, onlarca Kürt kentinin yakılıp yıkılması, yüzlerce Kürt’ün bodrumlarda diri diri yakılması, yüz binlerce Kürt’ün yerinden yurdundan edinmesi, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, eşbaşkanlar ve onlarca milletvekilinin tutuklanması, Efrîn ve Rojava işgal hareketlerinde Diyanet’in Cuma hutbelerinde “Fetih Sûresi” okutması, Cumartesi Anneleri’nin yerlerde süründürülmesi, Kürdistan Belediyelerine kayyum atanması, belediye eşbaşkanlarının tutuklanması, gözaltı ve tehditlerle devam eden demokratik siyasetin tasfiyesi ile Bakur Kürtlerini teslim alma siyasi soykırım operasyonları Kürtlere karşı sürdürülen savaşın cephe gerisindeki uygulamalarıdır.

Kürtler son iki yüz yol boyunca katliam, soykırım, siyasal entegrasyon, asimilasyon ve derin kültürel kırıma maruz kalmış, ağır siyasal ve toplumsal travmalar yaşamışlardır. Buna rağmen Kürt Siyasal Hareketinin uzun erimli insan toplumsallığını esas alan mücadelesi ve yarattığı değerler onu yok olmak yerine evrensele taşıyan değerler olmuştur.

Rojava işgali Kürt Siyasal Hareketinin dünya demokrasi hareketinin en temel gücü olması sayesinde geri püskürtüldü. Bütün dezavantajlarına rağmen bölgesel ve küresel bir güç düzeyine gelmiş olması onu hem askeri alanda, hem de siyasal alanda yenilmez kılmıştır.

Parçaya dayalı, bölgesel, aile, aşiret ve mezhep öncelikli ulusal kalkışmaların başarısızlığına karşın bugün Kürdistan Statüsü talebi ile dört parçadan Kürtler ayağa kalkmış, ulusal birlik ve Kürdistan eksenli ulusal ruhi şekillenme, siyasal ve kültürel asgari müştereklerde ortaklaşma yönlü önemli gelişmeler yaşanmaktadır.

Kürdistan’ı parçalayan ulus devlet sınırlarına dayalı statüleri aşınmakta, Kerkük, Şengal, Kobanê, Efrîn ve Rojava’ya dönük askeri müdahalelere karşı Kürt ulusal duyarlılığı gelişmiş, direniş ve birlikte mücadele ile kazanılacağının umudu pekişmiştir. Hem mücadelenin tüm Kürdistan’ı kapsaması, hem bilgi ve iletişim çağının sınır tanımayan teknolojik gelişmeleri, hem de ulusal mobilizasyon sayesinde Kürt toplumsallığı ve kültürel bütünleşme daha da güçlüce yaşanmaktadır. Bu nedenle her adımımız ve eylemimiz Kürdistan Statüsünü kazandıracak içerik ve nitelikte olmalıdır.

MİT’in selefist yapıları Kürdistan karşıtlığında örgütlediği, İhvancı yapıları kendisine yedeklediğini, Türkiye’nin radikal İslam’i yapılara hamilik yaptığını herkes gibi Putin’de biliyor. Onları Kürtlere karşı kullanmada ses çıkarmazken, rejime yönelmeleri halinde her seferinde Türkiye’ye ayar vermekten geri durmaması bundandır.

Türk devleti şayet başarmış olsaydı bu selefist örgütler aracılığıyla Başûr’daki statüyü, Bakur’daki demokratik kazanımları dağıtacak, Rojava’da ete kemiğe büründürülen sistemi parçalayacaktı.

İktidar bloku bu amaçla savaşta ısrar ediyor. Rojava’da işgalci olması, Esad rejimine karşı savaşın tarafı olmasındaki ısrarı Kürdistan karşıtı stratejisi gereğincedir. Bunu başarmaması halinde Bakur, Başûr ve Rojava’nın Kürdistan Statüsü ile taçlanacağını onlarda en az bizim kadar iyi biliyorlar. Kürdistan Statüsünü engellemek Türk devletinin bekası için olmazsa olmazdır.