Türk devletinin beter yalnızlığı – Hasan SAĞLAM

“Irkçılık cahilin sığınağıdır. Bölmek ve yok etmek ister. Özgürlüğün düşmanıdır ve kafaya kafaya çarpışıp yok edilmeyi hak eder.”

Pierre Berton

Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan ırkçı, dinci tutumu tek parti devleti haline getirdiği ülke ile Türklerin dünya ölçeğinde nasıl yalnızlaştığını, Türk halkının tarih sürecinde nasıl faşizan ırkçı bir noktaya taşındığını büyük üzüntü ile görüyoruz. Ne savaş ahlakı, ne doğal affet bilinci, ne insani değerlerin biri kalmış. İnandıkları tanrıya adeta şirk koşacak cinsten serzenişlerle kendilerini açığa çıkaracak kafatasçı zihniyetle ortalıkta cirit atıyorlar. “Reis” diyerek söze başlayan her kişi arkasını sağlama almış, istediğini Kürtlere, Alevilere, Ermenilere söyleyecek durma gelmiştir.

“Şu çılgın Türkler, Türkün Türk’ten başka dostu yoktur, bir Türk dünyaya bedeldir” safsatası ırkçı şoven kof bir ego ve havadan başka bir şey değildir. Dünyada gittikçe silikleşen sınırları tam tersine hendeklerle tel örgülerle ve özellikle kan ile derinleştirmenin derdinde. Toprak komşuluğu olan herkesle düşman haline geldi. Kürtlere düşman, Araplara düşman, Yunanlılara düşman. Bu düşmanlık o kadar bariz ki; Yunanistan 99 depreminde kan yollar kana düşman cana düşman. HDP yani Kürtleri sembolize eden her şeye karşı ve düşman. Elazığ “Kürt mü Türk mü” gibi alçakça anketler bile yapıldı ki; bu basından sanatçısına kadar bütün ilikleri ırkçılıkla parçalanmış habis bir hastalıktır. Elazığ’ın demografik yapısı ne olursa olsun en hızlı şekilde yardım edilmesi ilk akla gelmesi gereken olmalıyken basına iyi fotoğraf vermek için kurtarılmadan enkazın altında bir “can” cumhurbaşkanının gelişine denk getiriliyor ve kurbanlık koyun misali bekletiliyor.

Düzmece basını tek yanlılığı bütün emekçi Türk halkını da manipüle etmiş durumda. Her dile her inanca olumlu bakar ancak inançsal olarak Aleviliğe dil olarak Kürtçeye tahammül edemez. İsviçre 4 dil ile eğitim veriyor, onlarca farklı inanç var ve herkes huzurlu.

Türk devlet politikası plüralist yani çoğulcu Türkiyelilik kimliğinden hızla nefretle uzaklaştığı çok açık. Singülarist bencillik ile ekonomik siyasi bir sona doğru hızla gittiğini az çok dünyanın seyrinden haberdar olanlar biraz ekonomi-politiği bilenlerin görmesi zor değildir. Her türden doğal afeti bile ırkçılık dincilik temelinde inandıkları dine bile uyumsuz biçimde formüle eden iftiracı inkarcı bir politik iktidar devletidir artık Türk devleti. Çığ felaketinin en belirgin nedeni ihmalkâr davranan danışmanın durumunu bile örtbas etmek için bunu allaha bağlayan bir güruh artık bu devlet. İçlerinde koy korucusu ve askerlerin olmasından kanlarına dokunmuş olmalı ki, bunu çok Kürt olmalarına bağlamadılar.

Şunu eklemekte yarar var; ezilen halklar inançlar ve birde bunun alt devriyesinde sömürülen cinsler; bu iktidar devletinden bir şey beklemek aptallığın en belirgin tanımı olur. Einstein’ın “Aynı şeyler tekrarlayıp farklı sonuçlar beklemek aptallıktır” saptaması objektif anlamda reeldir. Peki kimden ne beklemek gerek; elbette önce kendimizde şunu bulalım. Gökyüzü herkesinse yeryüzü de herkesin olmalı.

Onun içindir ki; Şeyh Bedreddin’in “güneş herkesin, ay herkesindir. Peki ekmek ve su neden herkesin değildir”? Sorgulamanın başladığı yer sensin, yani özne sensin, kendine sormalısın, en çok din iman sana verilmiş ama ölümler kıyımlar yoksulluk açlık sana verilmiş. Sözde ülke topraklarının sınırları, vatan millet Sakarya sana yüklenmiş. “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değer değildir” diyen Sokrates’in dediğini yaparak reddetmenin cüretini kuşanmalısın. “Yeryüzü herkesindir.”