Türk ordusu ve kalıcı diktatörlüğe doğru

Şimdilerde “Tr” denilen TC’nin kurucu şefleri, eli kanlı “Teşkilatı Mahsusa” kadrolarıydı.

Ahaliyi, Balkan ağırlıklı “insan ithalatı” ve zorla Müslümanlaştırma ile tedarik ettiler.

Ama devlet, Avrupaî olacaktı. Bu şartla icazet ile maddi ve manavi destek verilmişti.

Mesela Avrupa’nın burjuva sınıfı vardı. Türk’ün başı kel değildi ya, onun da olmalıydı. Gelin görünkü, böyle bir sınıf yoktu, fakir-fukaradan devşirmelerde.

Ve devlet olanlar, burjuvalığın bir kültür, yaşama biçimi olduğundan habersiz cahillerdi. Bugünkü lümpen aydınlar gibi burjuvayı, paralı olmak olarak biliyorlardı. Para verip, devlet imkanlarını arkalarına vererek, burjuva diye zenginler yarattılar. Bu zenginler görgüsüz ve cahildi. Pek çoğu aldıklarını, pavyonlarda konsmatris ayakkabılarını kadeh niyetine kullanıp şampanya içerek tüketti. Ama bazıları, “çapul burjuvazi”nin numunesi olarak ortaya çıktı. Cahil ve odunumsu…

Günümüz çapul burjuvası, “çok Müslüman” maskelidir. Serçe parmakları pırlanta yüzüklü. Allahu ekber diye diye soyuyor ve “Allah rızası için” diye diye çalıyor, şampanyayı yüzme havuzlu villaları, yalılarında “el gözünden ırak”, içiyorlar.

“Güneş gibi” doğan Türk devleti, burjuvaya sahip olma işini halleti, ama Avrupa’nın bir de aristokrat sınıfı vardı. Bu fukaralar ne bilsinler, aristokrasinin ne olduğunu. Düşünü danışarak, kozmopolitan Osmanlı subaylarını, altuni ışıltılı, sırmalı, yaldızlı, cilalı giydirip aristokrat numunesi yarattılar.

Ermeni, Rum, Asuri, Êzidî Kürt kırımından gelmiş, Kürtleri kırma koşusuna devam eden kimi Türk subayları, akşam olduğunda ellerinde kadeh, yüksek Türk sosyetesine temennaha çıktılar. Kimiler tecavüzcülükten gelip aristokrat edalı, kadın edli öptüler.

Darbelerin işkencecileri de, zengin sofralarında aristokrat rolündeydi. Ayıca, kadim çağ aristokratlarına özentili, paralı, maaşlı askerliği vatan fedailiği gibi sunuyorlar. Bu yüzden ayrıcalıklıydılar. Terfiye, atama sistemleri özeldi. Bir yer yüzü ayrıcalığı ile holding sahibidir. Holding onlar adına, dünyanın dört bir yanında yatırımı olan banker, sanayici ve tüccardır…

Bu niteliğiyle Türk ordusu, “her gelen”in emrinde ve daimi olarak rejimin bekçisidir.

AKP döneminde ise “İmamın ordusu”na dönüştüler. Hulusi Akar’ın izinden giderek, artık elle selamlaşma yerine, koçlar gibi kafa tokuşturuyor, Suriye’de, Rojava, Güney Kürdistan ve Libya’da IŞİD’çilerin ardından giderek savaşıyor, onlarla avaz avaza “Allahu ekber” diye bağırıyorlar.

Kemalin ordusu, IŞİD dininin ordusu oldu, yani…

İşte bu ordunun, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı kurmay başkanı Cahit Yaycı, geçtiğimiz günlerde görevden alınıp Genelkurmay Başkanlığı emrinde kızağa çekilince, fırtınalar koptu.

Çünkü Yaycı, Faşist diktatörlüğün “üç-beş” görünmeyen “etkililerinden biri”ydi. 15 Temmuzdan önce, Recep Tayyip’in gizlice çekildiği kuytuluktaki otelde, onunla beraber olan üç beş kişiden biriydi. O kadar sırdaş yani.

15 Temmuz gecesinin “arka sokaklar” mimarlarından olduğu işleniyordu, bir kısım medyada. O gece, ilk hamlede “etkisizleştirilecek” bazı personel, “IŞİD (DAİŞ) devletimizi ele geçirmek üzere baskına çıktı, haydi vatan imdadına” sloganıyla arka sokaklara çekilmişti. Oralarda gerçekten, DAİŞ kıyafetliler vardı. Kimileri keskin nişancıydı. Ancak oralara çekilenlerin kaçı kurtuldu, bilinmiyor.

Yaycı’nın, “arka sokaklar”ın proje mimarlarından olduğu söyleniyor. Bu söylenti ne oranda gerçek bilmiyorum. Ama Recep Tayyip’e Akdeniz suları ile Libya anlaşmasında baş danışman olduğu, herkes gibi ben de biliyorum. Bu kadar yakın, yani…

Ama bu adam, darbeciliğin ruhuna uygun olarak, bir fiskeyle gidiverdi. Uygundur, olan. Çünkü darbecilik, kurtlar sofrasıdır. Kimin, orada ne zaman ve nasıl menüye dahil olacağı asla kestirilemez. Osmanlı‘dan beri, bu hep böyle, bugün de öyledir.

Dünya tarihi ve birbirini yiyenler sofrası olan Kemalist saha bir yana; AKP rumuzlu Faşizminin dününe bakın. Abdullah Gül, AKP’nin temellerini atan mimar ve ilk cumhurbaşkanıydı. Ahmet Davutoğlu “derinlikli” teziyle, Osmanlı ruhunu üflüyor, yayılmacılığın teorisyenliğini yapıyor, Recep Tayyip’ten Başbakanlığı devir ve teslim alıyordu.

Lümpen iktidarın, devre dişi ilk seçkinleriydi, bunlar. Bugün, yenik ve ayak altında paspas.

Ama, şimdilerde en az üç başlı (Avrasyacılar, Ergenekoncular ve İslamo Faşistler) olan diktatörlükte, asıl iktidar savaşları şimdi başlıyor. Çünkü rejim “de facto” diktatörlükten, planlı, proğramlı Faşizme geçiş hesaplarında.

Çünkü, başka çareleri yok. Ekonomik kriz daha şimdiden dipsizce derin. İşsizlere ilişkin rakamı 20 milyon kişiye ulaştı. Döviz yok. Para kıt. Yaz sebzeleri bile ateş pahası. İnsanlar aç. İnsanlar sokaklarda “ekmek” diye bağırarak dileniyor, umudu tüketenler intihara gidiyorlar. Müslümana yalan-dolan ve Kürt kanı sıvalı IŞİD İslamını satma pazarı iflas etti.

Bu durumda, diktatörlüğün yapılacak seçimde, kazançlı çıkması mümkün değil. Oysa, bu düştükleri takdirde, başlarına gelecekleri biliyorlar. Rusya ve İran, ellerinde DAİŞ (IŞİD) ile ortaklıklarına dair dosya ile Birleşmiş Millet kapılarında. Libya savaşını körükleyen sevkiyatına ilişkin baş vurular sırada.

Rojava’da etnik (ırkçı) temizlik, kırım, hırsızlık, talan, içerde hukuk katliamı dosyaları ve daha suçlardan, ne insanlık suçları…

Normalde, 2023’de seçim var. Bu kapıları kapatmak için, planlar dokunuyor. Kurtuluşu diktatörlüğü, planlı, proğramlı olarak kalıcılaştırmak. Ama üç parçadan (Avrasyacılar, Ergenekoncular ve IŞİD/DAİŞ-İslamo Faşistler) oluşan diktatörlükte, kıyasıya bir başatlık savaşı veriliyor. Avrasyacılar, General Cahit Yaycı kişiliğinde ilk kurbanını verdi.

Kanlı mı, kansız mı bilmem ama asıl savaş, Ergenekoncularla, İslamo Faşistler arasında geçeceğe benziyor. Ancak iki taraf da, boş değil. Ordunun dışında para-militer güçlere de sahiplikler…

Göreceğiz…