Türkiye krizinin uluslararası boyutu

Türkiye’de “tek adam” yönetimi kriz karşısında dramatik davranışlar sergiliyor. AB ile ipleri koparıp Almanya’yı “Nazizm” ile Fransa’yı ve Hollanda’yı  “yabancı düşmanlığı” ile suçlayan Erdoğan, kriz derinleştikçe, bu güçlere sarılmakta bir beis görmüyor. Daha geçen yıl “Nazi” olmakla suçladığı Almanya’dan ise özellikle sosyal demokratların “can simidi” atması, Merkel’in de Türkiye’deki ekonomik krize yaklaşımı,  Erdoğan’ı memnun etse de uzun vadede “durumu kurtarmaya” yetmeyecek yaklaşımlar olarak görülebilir. Yeniden AB”ye yanaşma çabaları ve Almanya-Fransa üzerinden bir çıkış yolu bulma denemelerin ise  sonuçsuz kalacağı ortada.

Üstelik AB çıkış yolunu gösterdi bile: IMF!

Türkiye’de patlak veren krizin küresel ölçekte “gelişmekte olan ülke ekonomilerine” yansıması kaygısı, tüm ülkeleri sarsmış durumda. Her ne kadar Almanya ve Fransa Türkiye’deki krizin kendilerini de etkileme potansiyelini bertaraf etmek ve Trump ile bu konuda “hemfikir” olmadıklarını göstermek için peş peşe açıklamalar yaptılar. Merkel, “Türkiye’de ekonomik istikrarsızlık kimsenin çıkarına değil. Ancak Merkez Bankası’nın bağımsız olmasını sağlamak için her şey yapılmalı ‘’ yönünde verdiği çifte mesajı Washington, DC’de yankı bulmasa da Ankara’da belirgin bir memnuniyet yarattı diyebiliriz. Makron’un benzeri açıklamaları da Ankara’da aynı memnuniyeti yaratmış durumda. ABD Başkanı Trump’ın ilan ettiği “ticaret savaşı” başta AB ve müttefikleri olmak üzere olumsuz etkileri görülmeye başlandı. Müttefiklerini oldukça mutsuz eden bu hamle giderek ısınan dünyada, Tump’tan gelen bu hamle “potansiyel çatışma” alanlarını genişletme riskini beraberinde getiriyor.

ABD Senatosu’nun aldığı kararlar, ticaret savaşı ve İran yaptırımları Türkiye’nin zaten çok kırılgan bir yapıya sahip ekonomisini sarsacağı ve bu sarsıntıların da derin bir krize yol açacağı biliniyordu. Şimdi temel soru Türkiye bu krizi tek başına aşabilir mi? İronik bir tarzda,  IMF’ye bile “borç vermeye”  kalkışan Türkiye, IMF ve Dünya Bankası’nın kapısını yeniden çalar mı? Türkiye’nin mevcut ekonomik durumu, gidişatın kaçınılmaz olarak bu yönde olacağı kesin gibi. Katardan alınacak 15 milyar dolar pansuman işlevi bile göremez.

ABD’nin, Pastör Brunson’ın serbest bırakılmamasını gerekçe göstererek iki bakana ve aynı zamanda Türkiye’den gerçekleştirilen çelik ve alüminyum ithalatına ek vergi getiren yaptırımları, etkisini ekonomi ve siyasal alanda anında gösterdi. Diplomasinin devreye girmesi de sorunu çözmede etkili olamadı. Yapılan yanlışlar ve yapılan pazarlıklarda “elin” yüksek tutulması ve aşırı istekler karşılıksız kalmışa benziyor.

ABD’nin İran’a yönelik “ın, Kasım ayında yürürlüğe girecek olması ve Türkiye bu yaptırımlara uymayacağını açıklaması, hemen ardından ABD’nin ise Türkiye’ye “istisna” sağlamayacağı kararı, durumun daha da karmaşık bir hal almasını sağlıyor.

ABD’nin, İran’a uyguladığı yaptırımlar, enerji konusunda dışarıya bağımlı olan Türkiye ekonomisini sarsacaktır. Türkiye’nin İran’dan tedarik ettiği doğalgaz ve petrolü başka kaynaklardan temin etmesinin maliyeti oldukça yüksek olacaktır. Bu da zaten krize girmiş olan ekonominin düze çıkmasını engelleyecek en önemli faktör olacak. Bu nedenle ABD ile yaşanan “papaz” krizi çözülse bile asıl kriz Kasım ayında İran’a karşı ABD’nin ilan ettiği yaptırımların yürürlüğe girmesi ile yeni bir boyut kazanacaktır.

AB’ye yanaşma ve Brüksel’in “IMF ve Dünya Bankası” telkinleri kaçınılmaz olarak gündemin başındaki yerini alacaktır.

Türkiye’nin mevcut koşullarda, Rusya ve İran’dan ekonomik bir destek alması olanaklı görünmüyor. Suriye ve Ortadoğu’daki kimi “taktik” birlikler ise her an çökmekle karşı karşıya.

Krizin yapısal olduğunu anlamak istemeyen Ankara, “kapitalist modernite’nin” evrensel ölçekte yaşadığı krizin boyutlarını görmekten çok uzak.