Türkiye nasıl bir ülke? Bir liberalin yanıtı…

Yeni kuşaklar pek bilmezler. Bizim gençliğimiz “Türkiye nasıl bir ülke?” sorusuna yanıt aramakla geçti. Somut olarak tartışma “Türkiye yarı-feodal bir ülke mi, yoksa kapitalist bir ülke mi” tartışmasıydı.

Elbette bu tartışma çoktan unutuldu.

“Bu tartışma” unutulduğu gibi, tartışmaya konu olan “soru” da unutuldu.

“Türkiye nasıl bir kapitalist ülke?”

Bu soru eğer ciddi şekilde tartışılırsa, şu anda Türk-Kürt ittifakını baltalayan bütün “millici” programlar anında çöker. Ve anında Kürt silahlı direnişinin, “vatana ihanet” değil, “halklara sadakat” olduğu açığa çıkar.

O halde sorunun yanıtını aramaya çalışalım:

Türkiye tekelci kapitalist bir ülkedir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın vaktiyle işaret ettiği gibi bu “tekelci” ya da “finans kapital” egemenliğindeki  kapitalizm, başlangıçta “devlet kapitalizmi” olarak inşa edildi. Kapitalizm nasıl tepeden inme inşa edildiyse, “Türk ulusu” da öyle tepeden inme inşa edildi. “Laikliklik” de, “Cumhuriyet” de öyle…

Devletçilik kapitalizmi geliştirdi. Özel kapitalizm devlet eliyle, İkinci Dünya Savaşı yıllarında “savaş vurgunculuğu” ile, Ermeni ve Rum sermayesinin talanı ve emeğin amansız sömürüsü, bu arada Sovyetlere karşı Amerikan yardımları sayesinde büyüdü.

Nerede büyüdü?

Kendi “milli pazarında” büyüdü.

Tekel demek, azami kar demek. Sürekli büyümek demek. Türk tekelci kapitalizmi “soğuk savaş” yıllarında büyüdü. Dünyanın her bir tarafı emperyalistler ve Sosyalist ülkeler tarafından paylaşılmıştı. Türk tekeli kafasını Türkiye sınırlarının dışına çıkaramadığı için büyüdükçe kendi iç pazarını daralttı. Dar bir ayakkabının içinde büyüyen tırnağın ete batması” gibi büyüdükçe kendi kendisine acı çektirdi. “Tekelci kapitalizm demek emperyalizm demektir.” Türk tekelleri o koşullarda “emperyalist olamamanın acısını çekiyordu.”

Derken “Allahın lütuflarından” birisi peyda oldu. Sovyetler yıkıldı. Muazzam pazarlar emperyalizmin yeniden paylaşımına açıldı.

İşte Türk tekelci kapitalizmi, o anda “emperyalist” yayılma, “milli pazarın” dışına çıkma ve bölge pazarlarında hegemonya kurma imkanını ele geçirdi.

Kabataslak hikaye böyle. Yanıt da şöyle:

Türkiye emperyalist bir ülkedir.

Bazılarının aklına “emperyalizm” deyince “dev” ve “her şeye muktedir” ülke geliyor. “Cüce” ve “bazı şeylere muktedir” ülke de emperyalist olabilir. Türk emperyalizmi, küresel emperyalizm düzeyine yükselmemiş olan “bölgesel emperyalizmdir.”

“Türk emperyalizmi” terimine asıl itiraz hala “milli demokratik devrim” rüyası gören, devrimciliği de, “Türkiye’yi sömüren ABD emperyalizmiyle mücadele” gibi anlayan kimselerden geliyor. Bunlar “Türk emperyalizmi” teriminden hortlak görmüş gibi korkuyorlar. Çünkü bu tanımı kabul ettikleri gün, ellerinde yaklaşık yarım asırdır değişmeden kalan programın tek bir satırı bile işe yaramayacak.

Düşman dışımızda değil, içimizdedir.

Bu satırları yazarken, Quto masama bir yazı bırakıp, koşarak çıktı. Yazı Cengiz Aktar’ındı. Ve başlığı aynen şöyleydi: “Türk emperyalizmi”… Rastgele bir iki paragraf aktarayım:

Suriye’de ABD, İran, Lübnan ve Rus askeri var; ilâveten hatırı sayılır miktarda Uygur ve Çeçen cihatçı var. Bu unsurların hiçbiri bayrak dikmiyor, bulundukları yerlere nizamat vermeye yeltenmiyor. Bunu yapan tek yabancı güç Türkiye.

Üstelik icraatını, bir nevi “geri kalmış Kürde ve Araba medeniyet taşıyan” tarihî misyon küstahlığıyla göğsünü gere gere yapıyor. Bu siyasete literatürde emperyalizm denir.

Bir ulusun diğeri üzerinde doğrudan veya dolaylı ama daima zorla, siyasî, iktisadî, ticarî, beşerî, dilsel, dinsel egemenlik kurması olarak tanımlandığında, Ankara’nın Suriye’deki icraatı dört dörtlük emperyalizmdir.

Bulunan kılıf yani cihatçı Araplarla birkaç yerel Kürd besleme de tipik bir emperyalist uygulamadır.

Emperyalizm Türkiye’de insanların asla kendilerine kondurmadıkları, bilakis kurnazca bir çarpıtmayla ebedî mağduriyet ifade eden bir siyasî kavramdır. Bu duruşun Osmanlının çöküşüne uzanan tarihî altyapısı hep hazırdır.

Yıllardır Kürd siyasetince dile getirilse de alıcısı bol olan resmî “kardeşlik masalı” Türk emperyalizmini hep savuşturdu. Ama şimdi Suriye’nin Kürt çoğunluklu bölgelerinde süregelen ve dahası arzulanan uygulama bu masalı yerle bir ettiği gibi Türkiye’nin emperyalist niyetlerini açığa çıkardı.”

Okur belki Aktar’ı tanımıyordur. Kendisi Türkiye’nin en tanınmış liberal-demokrat aydınlarından biridir. Sosyalistlerin yapması gereken analizi yapmıştır.

Şurası çok açık: Kendi ülkesinin emperyalizmini “dış emperyalizme” karşı “savunan” kişi devrimci olamaz. Hele bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketinin Türk emperyalizmine ve faşizmine karşı mücadelesine düşmanlık eden kişi kesinlikle karşı-devrimci safta yer alır.