Türkiye’de ekonomik deprem: Enkazda muhalefet var mı?

Dünkü yazıya devam edelim. 2010 yılında Tunus’tan Suriye’ye kadar tüm bölgeyi kaplayan sözde Arap Baharı ile birlikte Erdoğan „şimdi bizim zamanımız” diye düşündü.

Elbette yalnız başına değil. Tüm devletle birlikte.

Aslında “şimdi bizim zamanımız” heyecanı Sovyetler Birliği’nin çöktüğü gün kabarmıştı. Özal “kendi pazarına sıkışmış tekelci kapitalizmin” sınırlarını aşmak, “dar ayakkabıda tırnağın uzayıp kendi etine batması” sonucu acıyla kıvranan tekelci sermayeyi “dışa açmak” için Birinci Körfez Savaşı’nda “bir koyup beş almak” hırsıyla kolları sıvamıştı.

Türk devleti Avrupa Birliği’ne üyeliğin yolunu çizmişti: Bölgede güç merkezi olma yoluyla AB ile birlik.

Bu meş’um stratejiyi Davutoğlu “Stratejik Derinlik” diye anlatan kitaplarda yazmıştı.

Şimdi soralım: Devletin, sırasıyla bütün hükümetlerin ve AKP’nin bu stratejik hedefi “deli saçması” mıydı?

Hayır. Değildi. Son derecede “isabetliydi”. Hatta Türk tekelci kapitalizminin ayakta kalması ve gelişmesinin biricik yolu işte bu “bölgesel emperyalist stratejiydi. Tek çareydi.

Madem “stratejik ham madde kaynaklarımız yok, bu kaynaklar neredeyse oraya gideriz; madem halk fakir ve iç pazarımız dar, dış pazarlara girer, buradaki halkı fakirleştiririz, bin kazanır, birini halka veririz, büyürüz ve sonunda Türk tekelci kapitalizminin gemisini AB’nin güvenli limanına demirleriz” düşüncesi sanıldığından daha “gerçekçi”ydı. Elbette riskliydi. Ama Erdoğan’ın “haklı” olarak dediği gibi “ekonomi cesaret ister.” Hitler sömürgesiz Almanya’da tam da böyle bir cesaretle risk almıştı.

Bu gerçekçi strateji “direkten döndü”. Risk gerçek oldu.

2010 yılında Türk devleti artık tüm bölgede neredeyse bütün pazarlarda söz sahibi olmuştu. Yalnız Güney Kürdistan ve Irak’tan yılda on milyar dolar kazancı vardı. Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da, Suriye’de, Körfez ülkelerinde muazzam yatırımlar yapılıyor, Türk bankaları her yere “güven saçıyor”du.

Eğer Mısır’da Sisi darbesi olmasaydı, Müslüman Kardeşler Ortadoğu’nun bu “Amiral Gemisi”nde dümende kalsaydı, Müslüman Kardeşler sözü edilen ülkelerde, özellikle Suriye’de, Tunus’ta, giderek Irak’ın Sünni kesimlerinde, hele ke Kerkük ve Musul petrol havzasında egemen olsaydı, Türk kapitalizmini en önce AB ile ABD alkışlayacaktı.

Kabaca söylersek, “ılımlı İslam kalkışması” çok kısa zamanda “radikal İslam kalkışmasına” dönüştü, Müslüman Kardeşler kaybetti. ABD derhal strateji değiştirdi ve bölgede bu “radikal İslamcı DAİŞ kudurganlığına” yalnızca Kürtlerin son vereceğini anladı.

İşte Türk yayılmacı stratejisinin tekerine de bu “savaşkan Kürt” faktörü taş koydu.

Sonrası malum.

Erdoğan ve adamları milyarlarca dolarlık pazarları ve ondandan da büyük pazarlara hakim olma imkanını kaybettiğini anlar anlamaz, savunmaya çekildi. DAİŞ’le ittifaka girdi ve kendini tek bir hedefle sınırladı: Kürtlerin Ortadoğu’da statü kazanmasını önlemek.

Ve artık bu hedef için yürüttüğü kanlı savaşta da sona yaklaştı.

Tekrar başa dönersek: Bölgesel emperyalist bir ülke “dış pazarsız” yaşayamaz. Çünkü dış pazarlar rakip tekellerin eline geçtiği gün, dış pazarı olmayan Türk tekeli ölür. Türkiye pazarı başka tekellerin eline geçer. Tekelci kapitalizmin “kurt kanunu” böyledir.

Şimdi işte Türk tekelci kapitalizmi Ortadoğu’daki dış pazarlarını büyük ölçüde kaybetti. Çünkü girdiği “Üçüncü Dünya Savaşı”nda nefesi tükendi. Mağlup oldu. Ve döndü dolaştı yine içe döndü.

Eğer ülkede hala bir Ermeni sermayesi, bir Rum sermayesi, bir Yahudi sermayesi olsaydı içe dönen devlet bu sermayeye el koyardı. Olmadığı için önce Cemaat’in sermayesine çöktü. Doğan Medya sermayesini yuttu. Ve şimdi Erdoğan hepsi de faşizmden nemalanan Batıyla ilişkili sermayeyi tehdit ediyor; can havliyle ellerindeki TL’lerden kurtulmak için spekülatif işler yapan, enflasyonun fiyatlara henüz yansımamış olması nedeniyle mallarını depolarda tutarak istifçiliğe yönelen sermayeye “B, C planlarını uygulamak zorunda kalırım, haberiniz olsun” dedi.

Şimdi ülke içinde bir yandan halk yoksullaşırken, diğer yandan da “Sermaye Sermayenin kurdudur” kanunu hükmünü sürdürüyor.

“Ekonomi” filan demiştik ya, işte savaşla Pazar fethetme siyasetinin ekonomik temelini de böylece not etmiş olalım.

Kriz savaşın sonucudur. Galipler mağluba bunun bedelini ödetiyor. Faşizm de bu bedelin yükünü emekçinin sırtına yüklemekle kalmıyor, sermayenin bir bölümünü gözden çıkararak onlara da bu bedelden paylarına düşeni veriyor.

Sonuç: Faşizmin sosyal tabanı daralıyor, ekonomik tabanı parçalanıyor ve uluslararası dayanakları yıkılıyor.

Muhalefet nerede?

Sen yıkamazsan faşizm yıkılmaz. Ülkeyi çürütür.  Unutmayalım muhalefeti de çürütür.