Türklerin yeni limanlara açılma zamanı…

Türkler, hiç bir zaman hür ve bağımsız olamadılar. Hep yardıma bağımlı, kasık biti gibi birilerine yapışık yaşadılar. Türk devletinin kuruluşu da, masal tarihte anlatıldığı gibi bir zaferin ürünü değil, Fransa ve Britanya’nın bağışıdır. Amerika ve Rusya’nın Rojava ile Efrîn’i bağışlaması gibi…

Ancak, daha Fransa ve Britanya’dan devletin kuruluş senedini almadan, Lenin Rusyasına sığındılar. Aldıkları askeri ve mali destekle Ermeniler, Pontusluları bitirip Kürtlerin kapısına dayandılar.

Ruslar, Şeyh Said’ın adıyla bütünleşen direnişi “feodal gericilik“ diye ilan ettiler. Ağrı Dağı’nı üslenen İhsan Nuri Paşa komutasındaki Kürt güçlerini, 1930’da kuzeyden sararak, yenilginin alt yapısını hazırladılar. “Zilan deresi”nin doğmamış bebekler, çocuk, savaş dışı kadın ve ihtiyarların cesetleriyle dolmasını sağladılar.

Türkler de, boş durmuyor, “Leninci“ olduklarını kanıtlamak için, Moskova’ya öğrenciler gönderiyor, ölüm döşeğindeyken bile korkudan, “bu kış Komünizm gelecek“ diye sayıklayan Celal Bayar, yeminli sol düşmanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın da içinde bulunduğu bir kadroya, Türkiye Komünist Partisini (TKP) kurduruyorlardı. Dahası da var: “Ölümsüz teşekkür“ün simgesi olarak, İstanbul’un Taksim meydanına dikilen “zafer anıtı“na, Mareşali Voroşilov‘un “suretini“ monte ediyorlardı.

Ancak, Osmanlı entrikacılığı hırsız ve talancı düzeneğiydi. Burada vefaya yer yoktu. İstediğini alınca babasını bile tanımıyor, öptüğü eli ısırıyordu.

Rus dostluğu iyi de devran değişmişti. Eski efendi Almanya, savaş yaralarını sarmış, Türk ırkçılığına can suyu vermiş Bismarck’ın çocukları Hitler’in liderliği ve Nazi bayrağı altında iktidara gelmiş, Avrupa “birinci ligi“nde yer almıştı.

Bu bir fırsat kapısıydı, Türkler için. Ruslardan koptular. Hitler rejimine yanaştılar. Onlara, silah üretimi için gereki olan bakır, krom ve demir cevherlerini satıp para kazandılar. Dostluk bağlarını pekiştirip askeri, mali yardım aldılar

Hitler’in gönderdiği kitle imha silahını (zehirli gaz) ilk defa Dersim’de kullandılar. Daha sonra Demirel iktidarı boyunca Dışişleri Bakanlığı yapan, dönemin polis şefi İhsan Sabri Çağlayangil’in demiyle, “Kürtler mağaralarda fareler gibi zehirlenerek topluca katledildiler.”

Ve Atatürk, Hitler’in 50. yaşını kutlama törenlerine, 50 kişilik bir heyet gönderiyordu. Gazeteci, Falih Rıfkı Atay da, bu heyetteydi. Atay, Çankaya adındaki kitabında yazıyordu:

“Hitler heyetimizi kabulü sırasında bize, Atatürk’ün iki öğrencisi var: Birincisi Mussolini, ikinci de benim!..“

Ancak, Türkler için, hiç bir dostluk sonsuz değildi. Gün geldi, Nazi modası da söndü. Savaş kaderinin belli olduğu gün, Türkler Hitler’e savaş ilan ettiler. Ancak, savaşacak cephe kalmadığı için, silah patlatamadılar. Ama ani bir hamleyle Amerikan’ın yanına sıçradılar. Çünkü, Amerikan’ın elinde, çok önemli miktarda savaş stoku silah, askeri giyim eşyası ve gıda kalmıştı. Bunları, müttefiklerine dağıtıyordu. Ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) oluşuyor, NATO ittifakının alt yapısı hazırlanıyordu. O halde durmak değil, “voleyi vurma“ zamanıydı.

Türkler, birden bire “Stalin bizi tehdit ediyor, İstanbul Boğazı’nda hak ve ayrıca Kars ile Ardahan’ı istiyor“ diye feryat etmeye, Amerika’dan himaye istemeye başladılar. Ancak, Amerika’nın yardım etmesi için, bir şartı vardı: Demokrasi…

Rus salatası, bir gece ansızın Amerikan salatası oluvermişti.

Günün diktatörü İnönü, 1946 yılında, İtalyan Faşist diktatörü Mussolini’den alınma yasalar zemini ve Hitler disiplini ortamı üzerinden demokrasi ilan etti. Bu arada, ölen Washington elçisi Ertegün’ün cenazesini getiren Amerikan savaş gemisi “Missuri”yi, törenle karşıladı. İstanbul genelevini Türklere kapatıp, Amerikalılara tahsis etti. Bunlarla dostluk yolu açılmıştı. Sonrası kolaydı.

Amerikan’ın gözüne girme azmi ile 1950 yılında, Türklerin haritada yerini bile bilmediği Kore’ye savaş ilan edip asker gönderdiler. Böylece, “sadakat“ kanıtlanmış, NATO kapısı açılmıştı.

 Hemen ardından, Amerikan yardımlarının aktığı şenlikli günler başladı. Türk ordusu artık, Amerikan postalı giyiyor, kürklü parkalara sarınıyor, Amerikan silahlarıyla gösteriye çıkıyordu. Genelkurmay başkanlarından Cevdet Sunay’ın sözü ile “Amerika, Türk askerlerinin donuna kadar, her şeyini veriyor”du.

Türkler, Amerikan modası kasırgasında mestti. Cumhurbaşkanı Bayar, meydanlarda “küçük Amerika olacağız“ diye bağırıyor, Başbakan Menderes ötede “her mahallede bir milyoner olacak“ diye ses veriyor, Amerikan tarzı traş modası yayılıyordu. Naylon beyaz gömlekle sokağa çıkmak ayrıcalıktı. Okul çocukları, ilk defa süt tozu ve kaşar peyniri ile tanışıyor, ne olduğuna anlam veremeyen çocuklardan bazıları, tozu avuç avuç yutarak okuldan eve dönüyor, Amerikan hediyesi kaşar peynirlerini yolda yuvarlayarak gülüşüyor, eğleniyorlardı.

Ev kadınları, “kabul günler“inde “şekerim Washington restorantın yemekleri de pek nefis“ diyerek rakibe çatlatıyor ve kimileri de karşılıklı Amerikan tarzı sakız şişirip şaklatıyorlardı.

Devlet nezdinde ise Amerika dokunulmaz ilahtı. Amerika hapşırdığında Türkler nezle oluyor, Amerika’ya söz söyleyen ölümü de boyluyordu. McCharty hareketine destek amacıyla, Hayati Karaşahin adındaki bir eski askeri astılar. Türk devleti, 1968 öğrenci hareketi sırasında, “Komünistlere ders verme“ adına, yer yüzünde darağaçları kuran tek ülke oldu.

Ama artık, devran o devir, Amerika da yenilmez güç değil. Katar’ın parası, Rusya’nın gölgesi daha karlı. Diktatör Erdoğan ise El Kaide, El Nusra ve IŞİD’in de dahil olduğu İhvan (Müslüman Kardeşler) teşkilatından. İhvan, Amerikan’ın dahil olduğu Batı düşmanlığı üzerine kurulu.

O halde, Türk’ün efendi değiştirme zamanı. O şimdi bunu yapıyor. Konu açmaya yerim kalmadı. Karşılıklı el ense çekmeler, Amerikan ambargosu ve Erdoğan ailesinin yolsuzluk dosyaları, bu kopuşun sancıları…