Türk’ün toplumsal vicdanı

Ahmet Altan, bir yazısında “Türk gibi akıllı” yazı adamı (siz günün deyimiyle “akil” de diyebilirsiniz) “o kendine bir kitle seçer” diye anlatıyordu. Akıllı adam, önüne çıkana abanır, ama “kendine” seçtiği kitleye asla dokunmaz. Böylece, her dönem ve herkesin “akili” olarak, “gül gibi” geçinip gider..

Ben bir “akil adam” değilim. Tercihim değildi, bunca zulüm varken, istesem de beceremezdim.
Onun için, başım, hep derde girdi.
Mesela, şu sıralar “halkların kardeşliği” hoş hir seda olarak, ortalıkta gındırlanıyor. “Emekçilerin dayanışması” ise daha allengirli duruyor, kulağa bir hoş geliyor ki, sormayın…
Ama ben, ben ne yapayım ki gerçek tektir ve slogandaki gibi değildir. O nedenle ben, “akıllı” bir tavır, “akil” bir duruş olmadığını bile bile, kardeşlik ve dayanışmaya dair sloganlar için, “palavrayı bırak gerçeğe bak” diyorum.
Belki, dünyanın herhangi bir yerinde yaşandı, görüldü ama, TC’de kardeşlik ve dayanışma asla peydah olmadı. “İşçi sınıfı” ya da “emekçilerin evrensel dayanışması” naralarının üstündeki peçe çekildiğinde, altından Türk ırkçılığı belirdi. 1920-1940 arasında, yalınayak, aç, işsiz, mesleksiz lümpenler zulmün kırım, yıkım, yangın erleri olarak kullanıldılar.
1980’lerden günümüze kadar, Kürtlerin karşılaştıkları cellatların tamamı emekçi peçeliydi. Türk şehirlerine sığınmış Kürtlerin mahallelerini kuşatan onlardı. Eli taşlı, çivili sopalarla, bıçaklı, satırlı linç güruhundan hiç biri, (Türk zenginleri eli temiz, vicdanlı demiyorum) zenginlerden Şahenk, Sabancı, Koç, Eczacıbaşı, Boyner, Kavala gibi ailelerden değildi. İçlerinde Hasan Cemal ve Altanlar benzeri (her paralı burjuva değildir, burjuvalık bir ahlak anlayışı ve kültürdür) burjuva çocuğu da yoktu.
Kürdün ölüsünü mezarlıklarına kabul etmeyen, ekmek vermeyen, John Steinbeck’in romanında fırlayan manzarayla, Karadeniz şeridinde yollarına çıkanlar emekçilerdi. Okula giden çocukları kan içinde bırakan, Kürt sokakta öksüren Kürt’ü, düşman diliyle konuştu diye linç edenler de…
Kürdistan’da dört dönerek, dağları kan ve ateşe boğan katiller, işkenceciler, köy yakan kibritçiler, hırsızlık, soygun yapanların hiç biri tok dolaşan ailelerden değildi. Tümü emekçiydi. Marksist terimle, “emeğini kiraya verenler”di.
Kimse Kürdistan ateş ve kanda boğulurken, Türkün toplumsal vicdanı olanlardan habersiz olduğu için ölüydü demesin. Onlarca yıl, yüzbinlerce asker, polis geldi geçti, Kürdistan’da. Kimileri soygun, eroin kaçakçılığından zengin döndü. İnsan kulağıyla tesbih çekip, vahşetten övünç payı çıkararak…
Herkes biliyordu. Ama vicdanlar hep ölü kaldı. Vicdan denilen soylu bir insanlık damarı var, güneş yüzü görüp yaşadıysa bile, biz duymadık, hiç kimse yüzünü görmedi.
Siz din, iman, hatta hiç bir zaman olmamış, yaşanmamışlık cinsinden “din kardeşi” diyen Türk vicdanından bir kitlenin, her hangi bir şehirde, sokağa çıkıp “yapmayın Kürtlere zulüm vicdan katlidir” diye bağırdığına rastladınız mı?
Suriye, Türk toplumsal vicdanının öteki manzarası öteki yüzüdür.
Amerikalı yazarın anlatımıyla, Türk Başbakanı, Amerikan Başkanı Obama’ya, “ben Esad’ı istediğiniz doğrultuya getiririm” sözü veriyor, fakat başaramayınca, onu “demokrasi düşmanı” ilan edip, ülkesine savaş savaş açıyor. Çeçenistan, Afganistan, Libya’dan ithal edilip, Türk devletinde yığdırılan kiralık katiller ülkenin başına bela ediliyordu. Katiller, “Allahu ekber” diye diye cinayetler işliyor, bombalar patlatıyor, “tekbir” sesleri arasında insan kalbini yerken kameralara gülümsüyor, esir aldıkları kadına tecavüz ediyor, akşam geri dönüyorlardı.
Recep Erdoğan, Suriye’deki yandaşları için gösteri özgürlüğü isterken, polis içeride, sokağa çıkan Kürtlere gaz bombalarıyla saldırıp, kurşun sıkıyor, tutuklu Kürt sayısı bir anda onbini buluyordu. Recep Bey, Suriye’ye demokrasi istiyor, fakat dünyada en çok gazeteci, yazar tutuklama rekorunu da elinde tutuyordu.
Türk Başbakanı ise rakibini aşağılamak için “Alevi” diyor. Kürtlere Zerdüşt, Êzidi…
Her şeye rağmen Suriye, Aleviler, Ermeniler, ilk Hıristiyanlar, Asuri ve diğer kimlikler konusunda çok daha liberaldi.
Türk rejimi, Reyhanlı’da, insanların dini mensubiyetleri nedeniyle linç edilerek öldürüldüğü haberleriyle çalkalanıyordu.
Bütün bunlar olurken, emeğin dayanışması ya da insanlığın kardeşliği adına, toplumsal vicdan sesi beklemek boş hayaldi. Kürdistan kan ve ateş içindeyken, ölü numarası yapan vicdanlar, “Niçin ve ne hakla komşu ülkenin kapısında bela kesildin?” diyemezdi.
“İnsanlık adına ört ki ölem” Recep beyi alkışa duranların sesi ise gürce çıkıyordu.