Ucube apartmanlar

Brezilya’da Sao Poula yakınlarında bir kentin, Campinas’ın, ‘Favela’larından birinde bir Hip-Hop grubuyla konuşuyordum. 32 kişi, tek odalı bir gecekondunun içindeydik. Son şarkılarında bu gecekondu da yaptıkları ve henüz bitiremedikleri tuvaletin öyküsünü anlatıyorlardı. Reklam panolarından, nakliyat sandıklarından, siyasal partilerin seçim vaatlerinin, mutlaka ki gülümseyen politikacı suratlarının olduğu bilbordların sökülebilmiş tahta parçaları ve hala her şeye rağmen çıkabilen ağaçların gövdelerinden inşa edilmişti. ‘Biz müzik işçileriyiz. Bize; Onlar marjinal, gecekonduda yaşıyorlar, gecekondu da müzik yapıyorlar. Diyorlar. Sao Poula’nın üçte ikisi marjinal, dünyanın dörtte üçü marjinal’ diyorlardı.
Kapitalist kent hegemonyası bu noktada başlıyor. Aslında dünyanın sadece 4/1 ini inşa edenler nasıl oluyor da düşünsel olarak neredeyse her siyasal fikre göre, olması gereken durumunda algılanıyor? Bu hegemonyanın düşünsel gücü, asıl olarak binlerce konut inşasından, ikiz kulelerden, viyadüklerden ve kavşaklardan daha etkili. Ayrıca dünyada azınlıkta kalsalar da planlanan ve inşa edilen kentler, sorunsuz olsalar yine de bu ‘ideal kent’ imajı haklı olabilecektir. Ancak hala dünyanın en iyi kentleri olarak gösterilen kentler, ilk olarak kendi iç dinamikleriyle organik gelişen bir iskelet üzerine inşa edilenlerdir.
Önce kağıt üzerinde çizilen, sonra inşa edilen neredeyse her kent, çok kısa bir zaman sonra, öncelikle doğrudan planların dışına, plansızlığa ve ardında da bütün kentlerin kaderine mahkum olur. Burada sorun, sürekli tekrarlanan şey, kentin plansız gelişmesi değil, tam tersine hiç bir planın, kenti sınırlayamaz olmasıdır. Daha doğrusu her planlanmış, ölçülmüş ve çizilmiş kent, aynı zamanda ‘satılabilir’ olduğundan yani meta haline dönüştüğünden, sınırları belirlenmiş ve sınıflanmış ve ardından da kendi gerçeğini, kentini yaratır olmuştur. Bu kent düşüncesi, temel de kamu hizmetinin temerküzü düşüncesinin doğal(!) sonucudur. Sermayenin temerküzüne karşı çıkmak ile kapitalist kente ve hatta kente karşı çıkmak arasında, hiç fark yoktur. Bu durum kapitalist kentin inşasında radikal inşaat tekellerine, radikal bilgi ihtiyacına ve radikal uzmanlık bilgisine ihtiyaç duyurur ki bu tekellerin kendisine, ‘kamu’ adı veren devletin sahip olması da bir şeyi değiştirmez. Basit ama doğrudan söylemek gerekir ki çok katlı yapılar inşa ederseniz bunda yaşayan ‘aşağıdakiler ve yukarıdakiler’ her zaman olacaktır.
Kağıtlara kent çizenlerin en büyük handikapları bu sokakları kendi kendine hareket eden şeyler zannetmeleridir. Sokakların bir ruhu olduğunu göz ardı ederler. Mükemmel kurulmuş bir kent bile her gün süpürülmek zorundadır. İlk basit soru, bu sokakları süpürenlerin nerede oturacaklarıdır? Düşünceli plancılar bunun için işçi konutları planlasalar bile -ki neoliberal kent inşasında her toprak parçası çok değerli olduğundan bu insanlar sanki yokmuş gibi hareket edilir- Bu mutlaka ki ya çok kısıtlı ya da kent dışında olacaktır.
En büyük ve yaygın yanılgı, yüksek apartmanlar olmazsa evlerin artık bize yetmeyeceği kanaatidir. Türkiye için düşünürsek, ülkenin bir ucundan diğerine yani yaklaşık 1700 kilometre üzerine, sadece 27 kilometre eninde bir çizgiye, tek katlı, bahçe içinde evler yaparsak, hiç bir apartmana ihtiyaç olmadan Türkiye’deki bütün herkes, yanlış okumadınız bütün herkes, ev sahibi olur. Diğer açıdan söylersek, yüksek yüksek binalar yaparsak konut sorunu hiç bitmez ve yoksulların hiç bir zaman evi olmaz. Yani yüksek yüksek binalara ev kurmasınlar.