Uluslararası komplo ve yeni paradigma

                    Ali Haydar KAYTAN

Ulus-devlet demek halklara dayatılmış en kapsamlı komplo demektir. En fazla da Kürtler için bir komplodur. Ulus-devletin kendisi komplodur, her türlü komplo gelişebilir. Onun için “komplo devam ediyor” dememek gerekiyor, zaten bu sistemin kendisi bir komplo sistemidir.

Önderlik Atina Savunması’nda, 15 Şubat komplosu öncesinde Avrupa’ya çıkış macerasını değerlendirirken söylediği şeyler açıktır: “Benim Kürt halkı için özgürlük arayışım ve bu temelde Avrupa’ya çıkışım, tam da dünya çapında bir maceraya dönüşmüştü. Ama ne yazık ki hala kendimi bile tanıyamamıştım. Özgürlük anlamında bu halka ne verebilecektim?” diye sorar. Yani 15 Şubat komplosunun öngününde Önderliğin bulunduğu nokta esas itibariyle budur. Doğrudur, Önderlik mevcut sistemi karşısına almış, bu sistemden kopmuştur. Zaten sistemin temsilcileri de bunu çok iyi bilmektedirler. Çünkü bu sistem Önderlik kişiliğinde hiçbir zaman vücut bulmamıştır. Bu açıdan da Önderliği kabul etmemektedir.

İmralı zindanı bir tabutluktur ve Önder Apo adeta Hazreti İsa gibi ‘Yeni Roma İmparatorluğu’ ve işbirlikçileri tarafından çarmıha gerilip bu tabutluğa konulmuştur. Mevcut koşullar fiziki imha dışında her türlü zulüm ve zorbalığı içermektedir. Bu tabutlukta da Önder Apo gerçeği arayış yürüyüşünü sürdürmüştür. Çoğumuzun yaptığı gibi olanaksızlıklardan şikâyet ederek çaresizliğe teslim olmamıştır. Bu durumda kendisi için esas aldığı ilke şudur: Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir! Aranan şey özgürlük sorunsalının çözümüdür. Ancak bu öyle dar anlamda salt bir Kürt sorununun çözümü değildir. Bunun asla unutulmaması gerekir. Önderlik açısından Kürt sorununun çözümü insanlığın özgürlük yürüyüşünde bir araçtır; daha doğrusu Kürt devrimi bir başlangıçtır, insanlığın özgürlük yürüyüşünün umut kaynağıdır. Bu da peşi sıra bir başka gerçeği önümüze koyar:

PKK’ye katılan biri kendisini tüm insanlığın özgürleşmesi davasına adamak zorundadır. Çünkü bir tane insanlık vardır. Kürtler, Türkler, öteki tüm halklar bu insanlığın parçalarıdır. Bugün insanlık kendisini primat derekesine düşüren bir sistem altında yaşamaya mahkûm edilmişken, dünya mikrop saçan pis bir kenef haline gelmişken, doğa korkunç bir şekilde tahrip edilmişken, Kürdistan’da tecrit edilmiş özgür bir ada oluşturmakla yetinmek bataklığın içerisinde kendisine küçük bir yaşam alanı açmak anlamına gelir ki, bunun kabul edilir bir yanı olamaz. Kaldı ki, Kürtlerin böyle bir özgürlük kazanmaları da kolay değildir. Bu açıdan Önderliğin itirazı bütün bir dünyaya, bütün bir sistemedir. Başından beri bu böyledir. Onun özgünlüğünün içerisinde daha başından beri evrensellik vardır.

İlk adımlar ve özgürlük yürüyüşü

Evrenselliği yakalamadan sosyalizmle buluşma olmaz. Sosyalizm sadece ulusların kurtuluş davalarıyla değil, bütün insanlıkla ilgilenir. Sosyalizm elbette pratikte yaşamsallaşmasını başladığı yerde bulur. Yani insanlığın bir özgürlük yürüyüşü varsa, bunun için ilk adımların atıldığı yerde elbette sosyalizmin inşasına da girişilir. Ama tüm insanlık sosyalizmle buluşmadıkça, insanlığın gerçek kurtuluşu ve özgürlüğü de mümkün olamaz. Özgürlüğe adanmış olanlar için nihai amaç esas itibariyle budur. Önder Apo başından beri egemen sistemle hep çelişki halindedir. Belki hala kendi sistemini yaratamamıştır, ancak mevcut devletçi sistemi de kabul etmemektedir. Bu anlamda mevcut sistem gerçekliği karşısında özgün bir duruş sergiler. Özgünlük, koşullar ne olursa olsun, mevcut sistemin dışında kalmaktır. Bazıları, uluslararası komplo öncesinde kendi sistemini kuramadığı için, Önder Apo ve PKK’nin sistem içi olduklarını söylerler. Bu kesinlikle doğru değildir. Önder Apo buna ‘ruhunu satmama’ adını verdi. Ruhunu asla satmamak, ne pahasına olursa olsun baskıcı ve sömürücü sistemin dışında kalmaktır.

Özellikle PKK Hareketinin devletleşme doğrultusunda ilerlediği ve bunun olanaklarının arttığı bir dönemde, Önderlik kendi kişiliğinde bir anlam aşınmasının başladığını söyledi. Kendi temel devrimci özünden bir şeylerin koptuğunu, bir şeylerin kendisini rahatsız ettiğini ifade etti. Kendisi belki büyümüştü, ama karşısındaki insanlar giderek cüceleşiyorlardı. Onları bu hale getiren şey bu sistemin kendisiydi; bu devletleştiren, hiyerarşikleştiren, iktidarlaştıran sistemdi, bu egemenlik sistemiydi, bu sınıflaşma yaratan bir sistemdi. Sınıfsal zihniyet katmanlaşma yaratmaya açık bir zihniyettir, hiyerarşik temelde düşünmeye açık bir zihniyettir. Üste çıktığında efendilik taslamaya başlar, altta kaldığında ise bir kölenin davranışlarını sergiler. Önder Apo, kişiliği itibariyle en çok bundan rahatsızlık duydu ve arayışlarını sürdürdü.

Devam eden bu arayışına bağlı olarak, Önder Apo 80’lerin sonunda geliştirmeye çalıştığı kadın-aile çözümlemeleri, kadının özgürleşme sorunları ve kadın ordulaşması çabalarını ‘96’dan itibaren kadın özgürlüğünü tarihsel toplumsal temelde ortaya koyma ve bir ideolojik temele oturtma yoğunlaşması içinde oldu. Arayışları kendisini kadın sorunu üzerinde derinleşmeye yöneltti. Çözümü en fazla burada aradı; burada büyük bir yoğunlaşma ve derinleşmeyi yaşadı. Nitekim, 1998 yılı 8 Mart’ında kadın özgürlük ideolojisinden söz etti. Yönelimi özü bakımından doğru olmasına rağmen, hala sistemi bütünlüklü olarak çözmekten uzaktı. Çünkü sistemi çözerek aşamamış, dolayısıyla kendi sistemini de yaratamamıştı. Sıkça vurguladığımız gibi sistemi reddedersiniz, ona katılmazsınız ve bu mümkündür; sistemi reddetmek, en iyimser haliyle ona katılmamaktır. Ama bu durum sistemi aştığınızı göstermez. Sistemi aşmak öncelikle o sistemi anlamayı, onu bütün özellikleriyle çözmeyi şart kılar. Çözdüğünüzde onu aşacak sistemin iskeletini de oluşturur ve temellerini atarsınız. Önder Apo işte bunu yaptı.

Hâlbuki 15 Şubat komplosu gerçekleştiğinde, kendi deyişiyle Önder Apo açısından her şey adeta donmuş gibiydi. Bu aslında bir çözümsüzlük noktası olarak da algılanabilir. Felaket budur ve burada bir uçurumun kenarına geliş vardır. Bu uçurumun kenarına geliş aslında fiziksel olarak bir kaybediş, bir idam tehdidiyle yüz yüze gelmek değildir. Kürt halkının daha çılgınca bir savaş olasılığıyla karşı karşıya gelmesi de değildir. Burada şu fark edilmiştir: Çözüm hala bulunamamış, gerçek çözüm hala yakalanamamıştır. Çözümsüzlük sahip olunun paradigmayla bağlantılıdır. Bunu fark ediş, gerçekten de yaşamın adeta donma noktasıdır. Önderlik bunun bilincine ulaşmış ve bu noktadan itibaren kendisine müthiş bir biçimde yüklenmiş, müthiş bir çabaya ve düşünsel yoğunlaşmaya yönelmiştir. Bu düşünsel yoğunlaşma, sistem gerçeği üzerine yoğunlaşmadır; bir bütün olarak sistemi doğru bir biçimde çözme, onu doğru tanımlama ve aşacak sistemi ortaya çıkarmaya çalışmadır.

Sistemi doğru bir biçimde çözme…

Burada Önderliğin mucizevî tarzı bir kez daha kendini pratikte kanıtlamıştır. Sürecin karakteri ve ortaya çıkan gerçekler her bakımdan dehşet vericidir. Ama Önderliğin büyüklüğü ve dehası da burada kendisini gösterir. “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” ilkesine bağlılık bu görülmemiş tecrit koşullarında da hükmünü icra eder. “İnsan ancak uçurumun kenarında kanatlanır” derler. Önderliğimiz için başlayan süreç kanatlı düşünme sürecidir. 15 Şubat komplosu her açıdan bir uçurumun kenarına varış anıdır. Bu uçurumdan aşağıya düşmek de olasılık dâhilindedir. Ama Önderlik bu noktada kanatlı düşünmesini bilir; sistemi bütün özellikleriyle çözerek, kendi sisteminin özelliklerini de ortaya koyar. Burada yakalanan sadece bir Kürt çözümü değildir, bu tarz bir algılama sakattır, yakalanan bütün bir insanlık için çözümdür. Beş bin yıllık devletçi uygarlık sisteminin bütün kirlerinden, bütün insansızlaştırma eylemlerinden, onun pratiklerinden kopmanın çaresi bulunmuştur. Bu çare ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü toplumdur.  Bunu da devlete alternatif Demokratik Konfederalizm’le pratikleştirilmesi gereğini ortaya koyar. Bu sadece bir Kürt toplumuna özgü bir çözümü değil, bütün insanlığa ait çözümü içinde barındıran bir toplum biçimidir. Dolayısıyla Önderliğin yakaladığı çözüm yüzeysel değil derinliklidir, yöresel değil evrenseldir, parçalı değil bütünlüklü ve kapsamlıdır.

Önderlik burada öncelikle doğru toplum tanımına ulaşır; doğru toplum tanımından yola çıkarak aslında devlet olgusunu çözer. Devlet yeni bir toplum demektir. Ama bu toplum insanın var oluş halini anlatan doğal toplumdan kopuşu ifade eden bir toplum biçimidir; bir köle toplumudur. O zaman toplumu doğru tanımlayıp doğal topluma dönüş yapmak, insanı özgürleştirmenin en önemli yoludur. Önderlik, uygarlık temelinde oluşan yeni toplumun, insanlığın var oluş halini anlatan toplumdan bir sapma olduğunu açıklığa kavuşturmuş; bu açıdan bakıldığında gerçeğin şifresini çözmüştür. Çözülen, toplumun şifresidir. Elbette bizim de bu şifreyi çözmemiz gerekir. Şifrenin çözümü, uygarlığın veya hiyerarşik ve devletçi toplumun bir sapma olduğunu, bunun insanlıktan uzaklaşmayı anlattığını, bunun eseri olan sınıflaşmanın da insanlıktan bir düşüş anlamına geldiğini bilince çıkarmak ve bu temelde bundan kopuşu sağlamaktır. Sınıflaşmaya dayalı bir sosyalizm anlayışı sakattır. Öncelikle bundan vazgeçilmektedir. Çünkü iyi sınıf yoktur. Çünkü kölelik de, serflik de, proleterlik de esas itibariyle köleliğin birer biçimidir. Her kölelik türü en temel insani gerçekliklerden kopmayı anlatır.

Devletçi toplum bir kölelik toplumudur. Devlet odaklı uygarlık sisteminin özü budur. Bu anlamda özgürleşmek isteyen, öncelikle bu uygarlık sisteminden kopmak zorundadır. Önderlik 15 Şubat’la başlayan ve sonuna kadar öyle gidecek olan üçüncü yaşam dönemini çok net bir şekilde tanımladı. Bu, üçüncü doğuş dönemiydi. Belki her kişi kendi yaşamında yeniden doğuşlar yaratabilir. Ancak Önderlikteki bu doğuş, insanlık için bir doğuştur ve bir çözüm dönemidir. Belirgin niteliği genelde devlet odaklı yaşamdan, özelde kapitalist modern yaşamdan kopuşla başlamasıdır. Önder Apo, “Tekrar yaban yaşama koşmuyorum, on bin yıl öncesine gidecek değilim. Ama insanlığın bazı temel değerlerinin o yıllarda gizli olduğu da kesindir. Uygarlığın bin bir hile ve zorbalıkla kestiği o dönem insanlığı bilimsel teknik seviyle bütünleştirilmedikçe, insanlığın gerçek kurtuluşu ve özgürlüğü mümkün olamaz” dedi. Uygarlık ve devlet odaklı yaşamdan kopmanın bir gerileme olmadığını söyledi. Hiyerarşik ve devletçi sınıf uygarlığından kopmanın en büyük özeleştiri olduğunu ifade etti. Önderlik, “Bunu başaracağıma inanıyorum” diyor ve bizim de bunu başarmamızı istiyor. Yeni paradigmanın çıkış noktası budur.

Ulus-devletin kendisi komplodur

Öte yandan Ulus-devlet demek halklara dayatılmış en kapsamlı komplo demektir. En fazla da Kürtler için bir komplodur. Ulus-devletin kendisi komplodur, her türlü komplo gelişebilir. Onun için “komplo devam ediyor” dememek gerekiyor, zaten bu sistemin kendisi bir komplo sistemidir. Komplo yenilir de, bazen gevşer de ama komplolar varlığını sürdürürler. Zaten Önderlik üzerinde saldırılar devam ediyor. Oraya bakarak sistemin PKK’ye, Kürtlere nasıl yaklaştığını anlayabilirsin. Hiç bir itiraz var mı? Bu noktada bir örnek verebilirim. Bu dünyada çeşitli insani örgütler var. İnsan hakları kuruluşları var. Türkiye’de de İnsan Hakları Derneği var. Yaklaşımlarını olumsuzlaştıramayız, çünkü belli bir mücadeleleri var. Ama uluslararası alandan, İnsan Hakları Kuruluşlarından herhangi biri Efrîn’deki, Serêkaniyê ve Girê Spî’deki işgal ve katliamlara karşı tavır almıyor. BM diye bir örgüt var, temel görevi savaşı yasaklamaktır, savaşa karşı çıkmaktır, savaşların önüne geçmektir. En şiddetli saldırılar karşısında sesini çıkaran yoktur. Hatta Türk devletinin soykırım politikasına ortak oluyor. Sistemde muazzam bir çürüme var. Ulus-devlet sisteminin çürümesi kaçınılmaz olarak ulus devletlerin birliği olan BM’nin çürümesi anlamına geliyor. Bu tür kuruluşlardan fazla bir şey beklenemez.

Bugünkü dünyanın durumu budur. Bugünkü dünyada yeniden ayağa kalkmış demokrasi güçleri var. Kadın hareketi ve ekolojik hareketler var. Bunlar harekete geçiyorlar, küçümsememek lazım. Mücadeleyi bunlara dayandırmak, halklara dayandırmak gerekir. Önderlik sistem karşıtı güçleri sayıyor. Sen sistem karşıtı olan bu güçlerle dayanışmayı esas alacaksın. Bunlarla bir birlik yaratabilirsen bu çürümüş sistemi yerle bir edebilirsin. Çürümüş sistemin gücü de kalmaz. Türkiye’nin gücü saldırganlığındadır, bu da güç değildir. Amerika’nın gücü bile kalmamıştır. Küresel hegemonik güç olma vasfını bile yitirme noktasına gelmiştir. 1998 sonrası komplo döneminde durum biraz daha farklıydı. Türkiye’nin arkasında duran bir sistem vardı, bugün aynı durumdan söz edemiyorsunuz.

Kürtlerin inkar ve imha sistemi altına alınmasının kendisi bir komplodur. Milyonlarca insandan oluşan bir halk topluluğu var. Kimliği, ülkesi, kültürü, hakları yok sayılıyor ve başka devletlerin egemenliğine veriliyor. Kürt sorunu çözülmeden bırakılıyor. Sistem şunu çok iyi biliyor. İnkar denilince yok olmuyor ki, yine de bir sorun kaynağı olarak varlığını devam ettiriyor. İstedikleri kadar inkar etsinler. Zaten Kürt bittiği zaman insanlık biter. Kürtler bitmez ama bir araç durumuna düşer ve sistem istediği zaman Kürtleri kullanır. “Türkiye beni zorlarsa ona karşı Kürt sorununu kullanırım. İran beni zorlarsa kullanırım. Suriye zorlarsa kullanırım. Irak zorlarsa Irak’a karşı kullanırım” diyor. Arapları, Farsları ve Türkiye’yi kendilerine yakın tutmak için gerektiğinde Kürt sorununu tehdit aracı olarak kullanma yaklaşımı var. Sistem Kürtleri böyle ele alıyor. Önder Apo Kürtlerin bir sopa olarak kullanılmasının önüne geçti, özgür Kürt’ü yarattı. Özgür Kürt ise sistemin elinde başka halkları terbiye edecek bir sopa olmaktan çıkarılmış Kürt’tür. Sistem buna da izin vermek istemiyor. Ama gelinen noktada özgürleşen bir Kürt var, aslında bu komployu boşa çıkarıyor. Komplonun devamı demek, ulus-devlet sisteminin çözülmemesi demektir. Siz bunu yıktığınızda zaten komployu tüm varlığıyla ortadan kaldırmıyorsunuz ama muazzam bir özgürleşme, demokratikleşme zemini yaratmış oluyorsunuz. Biz bunu yaratmak zorundayız.