Umudun kurtarıcılığı!

Dünyada zulüm kadar direnişlerin damga vurduğu bir yılın ardından yeni bir yılın ilk haftasındayız. Her an yeni vahşetlere tanık olduğumuz bu dünyada kutlama yapılır mı? Umut edilir mi? Hele hele kendimizi giderek kendi dünyasında sürgün, kendi ülkesine yabancı, dışlanmış, horlanmış görüyorken? Giderek önemlice bir kitle, kendisini bu dünyaya bağlayan ne varsa hepsini yitirme hissiyle yaşıyorken? Bu dünyayı sevmek için elimizdekiler giderek azalıyorken, umutsuzluk gelip herkesi esir almış, kendi dünyasına hapsetmişken? İnsana ve insanca olana dair ne varsa, güzelliğe ve umuda dair ne varsa, dayanışmaya ve ortaklaşmaya dair ne varsa ona düşman iktidarlar varken. Özgürlüğe karşı büyük bir öfke, hınç varken. Bütün hayatı bir cezaevine dönüştürmek, herkesi kendi hücrelerine hapsetmek, yaşamdan, umuttan tecrit etmek isteyen bir düşmanlık varken. Savaşın en acımasızı, sömürünün en ağırı, karanlık dersek en zifirisi varken…

Varoluşçuluğun Fransa’daki temsilcilerinden biri olan Gabriel Marcel, insan daima yolculuk halinde olan ‘gezgin bir varlık’dır der. Bir ‘umut insan’dır yani. Umut, onun için bir yaşam biçimidir. Umut, insanın dünya içindeki fiziksel seyri açısından olduğu kadar, kendini gerçekleştirme amacıdır. Zira umut, kişinin kendini gerçekleştirme yolundaki kararlılığıdır. Ona göre insan, tamamlanmış, oluş halindeki bir varlıktır. Marcel’e göre insan için umut; bir yaşam biçimidir. O, geleceğe, yaşama, çevresine ya da başkalarına karşı umut içinde bir bekleyiş halindedir. Bu bekleyiş durağan değil mücadelecidir. İnsanda varoluş duygusunu oluşturan şeydir umut. İnsan bu bilinçle kendisine yabancılaşan dünyada, umut yoluyla kendisine yabancılaşmayı reddederek yönünü tayin eder. Salt kişinin kendi bireysel kurtuluşu anlamını taşımaz umut. Kurtuluş umudu, ‘hepimiz birlikte’ temeli üzerinde yükselir. Bu bağlamda kişinin umut ve umutsuzluk arasında özgürce yapacağı bir seçim, onun kurtuluşu ya da kayboluşu anlamına gelecektir. Zira umut, kişinin kendini gerçekleştirme yolundaki bir onayıdır.

Elbette ki umut varoldukça yeni bir zaman düşü kutlanır. Dünya savaşları sürerken de kutlandı, Nazilerin işgal ettiği kentlerde de kutlandı, iç savaş karanlığının kuşattığı ülkelerde de. İnsanlar yeni bir zamanın gelişini, kötülüğün en koyu haliyle insanlığın üzerine çöktüğü zamanlarda bile ayakta kalmak, umudunu yitirmemek, hayata ve birbirlerine tutunmak için kutladı. Bazen sessizce, gizlice, belki tek başına ama kutladılar. Nitekim bitirdiğimiz yıl boyunca zorbalık saldırdı, insanlık direndi. Yoksulluk saldırdı, emekçiler direndi. Haksızlık saldırdı, hak arayıcıları direndi. Cehalet saldırdı, örgütlü aydınlık direndi. Koca bir yılın sürükleyerek getirdiği ve son ana kadar varlığını sürdüren acılara, katliamlara tanık olduk ama buna karşın umudu yitirmedik, direndik.

Nihayetinde baskı ve karanlığa karşı direniş hiç bitmeden sürdü, sürüyor. Her yanıyla dünyamıza sefalet, açlık, ölüm ve savaşın yıkıcı ortaklığını baki kılmak için uğraşan iktidar sahipleri yanında umudu her dilden ve her renkten ilmek ilmek ören bir insanlığa da tanık olduk. Geleceğimizi birlikte ve insanca kurmak için direnişin sesine yakın ya da uzak ses katarak büyüten, umut yolculuğunda yoldaşlık edenlerin tanıklığıyla bitirdik geçen zamanı. Çünkü ne olursa olsun “sol yanımızdaki cevahir” umudu büyüterek atmaya devam etti, ediyor.

Ve yeni bir zaman daha tüm ihtişamı ve umutlarıyla geldi. Hepimiz daha iyi bir dünya olasılığına ve umuda tutunarak giriyoruz yeni yıla. Çünkü insanlığın eşitlik ve özgürlük yürüyüşünde  açılmış görkemli sayfaların yeniden ve daha gelişkin haliyle açılmasının kaçınılmaz, önüne geçilemez olduğunu biliyoruz. Çünkü bu karanlık gelip geçicidir. Kaçınılmaz olana erişmek ve gelip geçici olanı tarihin çöplüğüne itmek mümkündür! Biliyoruz ki, bunlar ancak biz umut eder ve mücadele edersek olur. Umudumuzu korumak için güvenli liman arayarak değil, umudu örgütleyerek, yaratacağımızı biliyoruz. Bilmezsek ve inanmazsak savaşların en acımasızları, sömürünün en ağırı, karanlığın en zifirisinden geriye umut mu kalır?