Uyuşmasın yaramızın acısı

“Her hakkımız elimizden alındı. Tek bir gücümüz var, razı olmamak, reddetmek. Kirli sularda yüzümüzü yıkamalı, ceketimizle yüzümüzü silmeliyiz” demiş Primo Levi.

İkinci Dünya Savaşı’nda anti-faşist mücadele içinde yeralmış Primo Levi. 24 yaşındayken Nazilerce Auschwitz Toplama Kampı’na gönderilmiş. Oradan çıkan 24 kişiden biri. ‘Bunlar da mı İnsan’ adlı kitabında Auschwitz’de yaşadıklarını anlatmış. Fiziksel şiddeti kat kat aşan bir şeyi; Faşizmin Yahudileri sadece kıyımdan geçirmelerini anlatmamış, aynı zamanda insanlığın nasıl güvensiz, güvencesiz, yok, yoksul, ezik, bitirilmiş, tüketilmiş olabileceğinin sınırlarını nasıl çizdiğini anlatmış. Kimi siyaset bilimciler, sosyologlar, bu dönemi ‘insanlığın öldüğü tarih’ olarak tanımlamış. Yazar, bir yok edilişin tarihi nasıl yazılırını anlatmış. Okurken içinizde fırtınaların kopmaması mümkün değil.

Kireçle sıvanmış duvarları tırnaklarınızla kazır gibi acıtıyor. Eskimeye yüz tutan, içi çiğ kalan yaranıza kar düşünce giren sızı gibi kanırtıyor. Soğukta kalanlar bilir bu acıyı; henüz iyileşmemiştir yaranız, ıslanmıştır çorabınız. Bir türlü iyileşmeyen yaranız, içten iltihaplıdır. Her kar damlası düştükçe bir diğerinin üzerine soğuktan yara sancır. Acır ve tüm bedenini acıtır sonunda o yara.

İşte böyledir insanın acısı. Primo Levi de anlatmaya çalışmış kötülüğün, insanlığın katledildiği sınırda nelerin yaşanabileceğini. Ama dahası varmış. Bunu da AKP iktidarı geldikten sonra gördük. Kürtlere, kadınlara, çocuklara, “yaşamak için desteğe olanlara (iktidar bu insanlara engelli diyor) ağaca, hayvana, daha aklımıza gelebilecek herşeye karşı saldırmanın sınırlarını öyle bir yere çekti ki artık o acının kanattığı yer büyüdükçe büyüdü… Acı o kadar büyüdü ki uyuştu beden. İnsanlığın geldiği en korkunç yer de burası oldu.

O sistemin ötekileri için acıdan “uyuşan” hissizleşen bedenler ve ruhlar varken beri yakada neler var diye baktığımızda.

İktidarın üreticisi tarafından çevresini saran güruha kadiri mutlaklık hissi bir parmak bal gibi çalınıyor dudaklara. Söz sahibi oldukları hissi doyasıya yaşatılıyor. Roma hamamlarındaki zenginlerin yedikçe kustukları, kustukça yedikleri gibi oluyor “kadiri mutlaklık”. Tanrısal güce sahip olmanın verdiği rahatlıklar sözler dökülüyor ağızlardan.

Sevda Noyan isimli kadını ekranlarda gördüğümüzde bu ne ki diye şaşırdık önce. Ama sonra komşularına savurduğu tehditlerden anladık iktidar kendisine arâzi-i emiriye görevini pay etmiş. Öldürme, yok etme hakkı verilmiş, cezalandırıcı olma hakkını devletten almanın rahatlığıyla konuşmasına devam ediyor.

İktidar Sevda Noyan ve Esra Elönü ile insan olmaya dair oluşan birçok metaforu da öldürmeye çalışıyor.

Nisebîn’de oturdukları evin önünde oynayan çocukları polis silahla tehdit edip, “kocaman devletin” “kocaman memuruna” itaasizlikten tokatlıyor. Kırıyor iradesini. Daha yedisinde erdemini yok etmek için vuruyor yüzüne yüzüne.

Belki artık kemiğin bile kalmadığı ama mezar taşı olan evlatların mezar taşını kırıyor “kocaman devletin” “kocaman kontraları”.

Türküsünü özgürce söylemek için bedenini açlığa yatıran, İbrahim’in toprağa düşen bedeni çıkarıp yakacağını söylüyor yurttaş. O bedenin sembole döneceğini söylüyor. ‘Yarın gelip anma yapacaksınız’ diyor.

Anlayacağımız nasıl bir kötülük eyleminde bulunacağını biliyor.

İktidar, destekçisi olmayan sıradan insanların, sıradan insanlar tarafından canını alınmasını sıradan bir yurttaş görevi gibi sunuyor. Ayıp, günah, erdemsizlik olarak değil, bunu doğru olmakla eş tutuyor.

Yurttaş, tanrı-devletle iş tutmanın yolu olarak bu yaşananları görüyor. Devletin yarattığı kötülük merkezi olarak topluma dağıtılmış oluyor.

Bana kalırsa ne radikal kötülük ne de kötülüğün sıradanlığı bu günü anlatabilir. Çünkü Nazilerin yaptığını sıradan, basit yurttaşlar biliyor. O eylemlerin sonuçlarında nelerin yaşandığını insanlığın faşizm tarafından hangi gün öldürüldüğünü bilmese de nasıl öldürüldüğünü biliyor. Bunun adı örgütlü kötülük. İktidarın yanında saf tutan herkesin yaptığı, bilerek ve isteyerek kötü olmak, erdemsiz olmak.

Yaramızın acısına alışmadan, uyuşmadan, bu kirli gerçekten kendimizi temize çıkarmak için yüzümüzü yıkamalıyız. Ama kirli sularda değil temiz sularda yıkamalıyız, yüzümüzü ceketimizle silmeliyiz. Erdemli yaşamak için…