Vasiyetlerin umudu

Bugün bir kadın daha ayrılmaya çalıştığı bir erkek tarafından vuruldu. Kendi kanıyla bir mektup bıraktı, zemine; “üzülmeyin, kurtuldum” yazıverdi Nurtaç katilin adıyla beraber anne babasına. Mısır’da bir konser esnasında gökkuşağı bayrağı kaldırdığı için tutuklanan, işkence gören ve cinsel saldırıya uğrayan queer feminist ve insan hakları savunucusu Sarah Hegazi, hayata veda ederken bizlere şu notu da bırakıverdi:
“kardeşlerime,
hayatta kalmaya çalıştım ve başarısız oldum, affet beni.
Arkadaşlarıma,
deneyim acımasızdı ve ona karşı koymak için çok zayıfım, affet beni.
Dünyaya,
çok acımasızdın, ama affediyorum.”
Acımasız olan dünya değil, dünyanın üzerinde yürüdüğü korkunç tahakküm ilişkileri. 30 yaşındaki Sarah’ı yıldıran, ölmek istemiyorum çığlıklarıyla pek çok kadını yok eden bir sistem bu. Sayısı giderek artan bir katliam düzeni kadınları, o kadar fazla çeşitlenmiş şiddet tipleriyle muhatap kılıyor ki tahakküm kurmak için. Mücadele içinde kategorize ederek karşı durduklarını anlamsızlaştırırcasına bambaşka süreçlerin içinde buluyoruz kendimiz. Yakılarak öldürülen trans aktivist Hande Kader’in ardından oluşan sessizlik ile öldürüldükten sonra ipuçları silinsin diye yakılan Özgecan Aslan’ın ardından oluşan büyük sesi birbirine benzer kılan da aynı düzen. Zira kadınlara yönelik şiddettin bir failleri cezasız kalan bir kadın katliamına dönüşmesinin yanı sıra, şiddetin normal kabul edilmesi; şiddete maruz kalanın suçlanması ve şiddeti “hak etmiş” olarak dolaylı olarak medyanın diliyle doğrudan toplumca yargılanmasının “normalleşmesi” olarak ana hatlarını çözebiliyoruz bu düzenin. Egemen kabuller için makbul olanlar da olmayanın da biyolojik veya toplumsal olarak edindikleri kimliklerin süzgecinden geçerek karşılaştıkları bir acımasız düzen, pek çok katman içinde biçimlendiriyor insan hayatını. Katmanların ayrıcalıklarımızla da kırılganlıklarımızla da fazlasıyla ilgisi var.
Toplumsal olanı değiştirmek, sistem karşıtlarının en büyük hedefi iken toplum buna hazır değil cümlesinin içerdiği “çukur”, sisteme alternatif olarak gelişen muhalefetin önündeki bataklık haline gelmiş. Dahası ise toplumu anlamak ve ona göre davranmak, toplumun tüm şiddeti içererek dayanışmacı kalıplarını aşındıran tutumları muhafaza etmeye dönüşüyor ki sola, feminizme hakım olan sağcılık buradan başlıyor. Sistemin kapitalizmin, patriyarkanın pek çok yüzü ile katman katman karşılaşıyoruz. Göçmen bir kadın olarak Avrupa’nın ortasında Avrupalı olarak tanımlananın dışındaki cilt, göz renginiz ve diliniz ile Ortadoğu’nun muazzam dinamik politik ortamındaki egemenliğin kaygan zeminlerinde yüzleştiğimiz şiddet elbette farklı işliyor. Kulaklarımızı açıp öğrenmek zorundayız, doğuştan içinde olduğumuz ayrıcalıkları görmek zorundayız. Ayrıcalıkların içinden ses verdiğimizi anladığımızda susmak zorundayız. Ancak yetmez.
Değiştirmek zorundayız. Erkek olarak kadına yönelik şiddete ve eril tahakküme karşı çıkmak zorundasınız, beyaz olarak siyahlara yönelen ayrımcılığa ve kurumsal faşizme karşı çıkmak zorundayız, vatandaş olarak göçmenlerin eşit haklar mücadelesine ses katmak zorundayız da. Ancak en kırılgan nokta, mülteci ve göçmenler adına konuşan vatandaşlık imtiyazına sahip olanlar; siyahların ne yapması gerektiğini anlatan ve asla siyah doğmak nedir bilmeyen beyazlar; patriyarka karşıtı mücadele içinde ayrıcalıklarının farkında olmayan doğduğu toplumsal cinsiyet rolleriyle sorunlu olmayan bir natrans heteroseksüel bireyler; kapitalizm karşıtı mücadelede sınıfsal katmanları görmezden gelen kimlik mücadelesi ve kimleri görmezden gelen sınıfçılık olduğu açık değil mi?
Mücadele eden ve bunun bedelini ödeyen kadınların dünyaya bıraktıkları son sedası, can acıtacak kadar umut dolu. Bir işsiz daha intihar etti dün, polis şiddetiyle “göğsüm ağrıyor, nefes alamıyorum” diyen bir video düştü sabah sosyal medyaya. Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin zorla meclis dışına itilmesinin şiddeti önümüzde. Çocuk oyunlarında daha ciddiyetsiz salgın tedbirleri cabası. Böylesi şiddet koşulları altında politik olma sorumluluğumuz var. Sırf bu yüzden bile beraber mücadele ettiğimiz insanlara karşı büyük bir sorumluluk taşıyoruz. Politik olmak demek, yakınmak ve birbirine “ders vermek”, “ayar çekmek” yerine dünyayı değiştirme sorumluluğu demek kanımca.