Yaldızlar dökülürken…

ABD’de Floyd’un öldürülmesi sonrası bir yandan protestolar, alternatif politik arayışlar ve Amerikan elitleri arası itişmeler sürerken polisin siyah katliamlarına yenileri de ekleniyor. Geçtiğimiz Cuma akşamı Atlanta kentinde yaşanan olayda 27 yaşındaki Rayshard Brooks, polisin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. ABD elitleri ise işi birbirlerini dinle, askerle tehdit etmeye kadar vardırdı. Trump kilise önünde elinde İncil’le verdiği pozla zihinsel olarak ırkçılık ve Evanjelik anlayışla donanmış, eli silahlı topluluklara bir “kurtarıcı” olarak göründü. Amerika’da kurumsal ırkçılığın yanı sıra bunun ciddi bir toplumsal karşılığının olması asıl problem. Düzenin dışına da yönelebilecek politik arayışların karşısındaki en önemli engel Trump’ın bize belki saçma gelen haliyle özdeşleşmiş geniş bir toplumsal kesimin varlığı. Bu durumu devletin öteden beri kurumsal olarak desteklediği ve beslediği düşünülürse ABD’deki değişim arayışındaki insanları ne kadar zorlu bir sürecin beklediği görülebilir. Bu başlıkta “yanlış” bir yaklaşıma da işarete etmek isterim. Çeşitli mecralarda ABD’deki kurumsal ırkçılığı aklamaya, yoktur demeye getiren söylemler dikkat çekiyor. Bu tarz düşüncenin özü itibarıyla Antifa=YPG=PKK deyip bunlara karşı hep birlikte mücadele verilim diye Trump’a dilekçe veren zihniyetten pek bir farkı yoktur.

Trump ve müesses nizamın temsilcileri arasındaki itişme ise giderek tırmanma eğiliminde. Bu hikayede Pentagon yetkilileri epey şaşkın bir görünüm sergiliyor. Önce kem küm edip ‘Trump’la birlikte kilise önünde poz vermemeliydim’ diyen Savunma Bakanı Esper oldu. Sonra Genelkurmay Başkanı Milley, kilise ziyaretinde Trump’a eşlik etmesinin yanlış olduğunu söyledi. Şimdi dünyanın bir numaralı silahlı gücünün tepesinde bulunan bu şahısların ne yaptıklarını bilmeyecek şaşkınlar olduğunu görüp dünyanın geri kalanının haline mi üzülmeli yoksa en azından bu şahısların yedikleri haltı kabullenmelerine mi sevinmeli? Ne dersiniz? Durun, hikayenin bu kısmı daha bitmedi. Trump’ın bunlara yanıtı bence en “şık” olanıydı. Mealen “Kimsenin yapmadığını yaptım, önlerine 2.5 trilyon para döktüm, orduyla ilişkimizi kimse bozamaz.” diyerek kendi “değerler”ini sergiledi. Bu itişme hali daha uzun zaman çekişme konusu olan başlıklar değişse de devam edecek. Özellikle Trump’ın isteğine karşı Flynn davasının düşürülmesinin zora girdiği düşünülürse yargı alanında her iki tarafında sertleşeceği, yargının bağımsızlığının fazlasıyla tartışma konusu olacağı bir sürece giriyoruz.

Trump’ın başkanlık yarışındaki (şimdilik) rakibi olan Biden ise işi 3 Kasım’da yapılacak seçimde Trump’ın yenilgiyi kabul etmemesi halinde Beyaz Saray’dan askerlerin eşliğinde çıkarılabileceğini söylemeye kadar vardırdı. Bu artık o meşhur “demokrasi kurumları”na pek kimsenin güveni kalmadı diye de okunabilir. Amerikan demokrasisinin yaldızları dökülmeye devam edecek ve alttaki kirli-kanlı tabaka her gün biraz daha fazla görünürleşecek. Mesele bu saatten sonra “Amerikan rüyası”nın daha ne kadar insanlığı avutmaya devam edebileceği, sığınağa kaçmak zorunda kalan Başkan’a/başkanlara halkın sarayları-sığınakları ne zaman bir kez daha dar edeceği…

Atlantik’in diğer yakası Avrupa’da ise emperyalist hiyerarşi içinde 3. büyük güç olma arayışı dahilinde Çin’le ortaklıklar kurma doğrultusunda diyalog gündemde. Geçen hafta Almanya Başbakanı Merkel Çin Başbakanı Keqiang ile video konferans yoluyla görüştü. Çin’den bu ülkede faaliyet gösteren yabancı şirketlere mütekabiliyet gereği daha iyi pazar erişimi sağlanmasını istedi. Kısaca Almanya sermayedarlar adına 1 milyar 400 milyonluk Çin’in pazarında rahat hareket etme imkanı istiyor. Bunun geçen hafta “yoksullukla mücadele ve orta halli refah toplumunun kapsamlı inşasında zafer kazanılması” talimatı veren Çin Devlet Başkanı Jinping’e de ters geldiğini sanmam.

Salgın sürecinde yavaşlayan kapitalizmi yeniden ayağa kaldırmak ve aynı zamanda karşılıklı stratejik gereksinmeler nedeniyle her iki tarafı da motive eden bir zemin var. Muhtemel uzlaşma halinde AB ile Çin arasında yeni bir yatırım anlaşmasının sonbaharda gündeme gelmesi bekleniyor. Böylelikle AB’nin Çin’e dönük “Hong Kong, insan hakları ihlalleri…” türünden eleştiriler barındıran başlıkları kolayca rafa kalkabilir. Fakat AB-Çin arasındaki yakınlaşmanın kolay gerçekleşeceği şüpheli. Zira ABD’nin 9 bin 500 askerini Almanya’dan çekme kararı resmileşirken NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de geçen hafta yapılan bir söyleşide, Çin’in yükselişine dikkat çekerek, küresel güç dengesinin radikal biçimde değişebileceğini ve Çin’in silah kapasitesinin Avrupa için bir tehdit olduğunu söyledi. Özetle bu NATO-ABD, Çin-AB arası yakınlaşmalardan hoşnut değil, bazı dengeler sarsılacak ve süreç bir takım “el alışkanlığı” babından komplolara gebe diye de okunabilir…