Yaşam ve biyo-politika

İnsanlık tarihinde belki de ilk kez bütün dünyanın aynı birincil gündeme sahip olduğu şu günlerde Covid-19 (koronavirüs) ile ilgili tartışmalarda virüsün nasıl ortaya çıktığı ve kapitalizmle bağı yanı sıra, özellikle de filozoflar tarafından geliştirilen ‘sonra’sına ilişkin diskur dikkat çekicidir. Şu konuda herkes hemfikir: Pandemiden ‘sonra’, hiçbir şey ‘eskisi’ gibi olmayacaktır.

Söz konusu felsefi tartışmayı, Korona’nın bildiğimiz gripten çok da farklı olmadığını ancak hükümetler için özgürlükleri kısıtlamak için ideal gerekçeyi sunduğunu belirterek tepki çeken İtalyan filozof Georgio Agamben, fikrine açıklık getirmek amaçlı ikinci bir makale kaleme aldı. Bu makalesinde Agamben şu çok temel soruyu soruyor: Hayatta kalmaktan başka değeri [amacı] olmayan bir toplum nedir?

Yani yaşamak, biyolojik varlık olarak hayatta kalmaya indirgendiğinde ne oluyor? Yaşam, biyolojik yaşamdan ibaret kılındığında, toplumsal hayata ne oluyor? Siyasal, kültürel, hatta ekonomik yaşama ne oluyor? Yaşamın insani ve duygusal boyutlarına ne oluyor? Ve bireyin varlığı çıplak hayata indirgenmesi bir yönetimsel hal aldığında, yani biyo-politikaya dönüştüğünde neler olur?

Mevcut salgını ve onun etrafında ortaya çıkan kriz-kaosu bir de bu açıdan değerlendirmek ve irdelemek gereklidir. Hele ki varlık mücadelesi veren halklar ve toplumlar açısından. Ki böylesi bir biyo-politika biz Kürtlere yüz yıldan beri dayatılmaktadır. Adı olmayan, sadece biyolojik bir varlığa dayanan Kürtlerle kimsenin bir sorunu yok. Kimliksiz Kürt faşist TC’de başbakan da olur cumhurbaşkanı da. Ama toplumsal, siyasal, kültürel varlık olarak Kürtler, kırılgan hayatlar yaşar. Onlar, küresel hegemonya tarafından bir kere gözden çıkarılmış bir halktır. Hayatları kıymetsiz, varlıkları değersiz, sistem açısından kimsenin yasını tutmayacağı, dolayısıyla kolaylıkla devletler açısından işlevli bir siyasi karta dönüştürecek bir halktır Kürtler. Küresel kapitalist sistem açısından. Devletli uygarlık güçler açısından. O yüzden de 100 yılı aşkındır soykırım kıskacı altında varlığını sürdürmeye ve özgürleştirmeye çalışmaktadır. Bugün de.

Kürtler gibi halk ve topluluklara dayatılan bu soykırım kıskacı, yani küresel hegemonyanın biyo-politikası bugün farklı bir biçimde toplumsallığın kendisine dayatılmaktadır. Ki toplumsallıktan kasıt, bireyin topluma kurban edilmesi vesaire değil. Toplumsallık, özgür bireyin varlığının dayandığı zemindir. Bireysel-toplumsal varlık ve özgürlük diyalektiğidir. Toplumsallık tümüyle bittiğinde, yok olduğunda geriye bir tek biyolojik varlıktan ibaret bireyler kalacaktır. Kölelikten farksız bir varlık. Özgürlük, belki de bir ihtimal olarak bile, bitmiş olacaktır.

Virüsün etkili olduğu yerlerde bugün kendini gösteren kolektif dayanışma, saldırı altındaki toplumsallığın direnişidir aynı zamanda. Dayatılan tekleşme, tecrit, yalnızlaşma, bireyselleşme ve bencilleşmeye karşı toplumsal dayanışmayı büyütmek, aynı zamanda (toplumsal) hayatı savunmak anlamına geliyor. O yüzden çok önemli.

Ama bununla birlikte yaşamı hayatta kalmaya indirgeyen kapitalist biyo-iktidarına karşı toplumsal, duygusal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. yaşamlarımızı nasıl hayatta tutacağımızı düşünmemiz gerekli. Şu anda bunların tümü, biyolojik yaşamı korumak ve kurtarmak adına ortadan kaldırılmaktadır. Toplumsal varlık, siyasal varlık, kültürel varlık olarak yok oluyoruz. Sanmayalım ki bu, belli bir süre ile sınırlı bir dönem olup, yarın öbür gün eskisine dönecek, hayat ‘normalleşecektir’. Norm ve normallik sınırları, her zaman insan eliyle belirlenip üretilir. Ve bu sınırlar şu anda toplum açısından son derece daraltılırken iktidarlar açısından ise son derece genişletilmektedir.

Kapitalist biyo-politikaya karşı, işgal edilmek istenen bilinçlerimizi duru ve diri tutup özgürlüğü, toplumsallığı, ahlak ve politikayı, doğayı savunmak belki de dönemin temel direniş yöntemidir. Mesele sadece hayatta kalmak değil. Mesele, yaşamaya değer bir hayatın sahibi olabilmek; toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik vs. yaşam üzerinde varlığını sağlamak, nihayetinde varlığını koruyup özgürleştirmektir. Kürtler olarak mücadele şiarı haline getirdiğimiz bu gerçek, artık genelleşiyor. Bunun da farkındalığıyla dayatılan sınırları zorlayıp aşalım.