Yeni bir Sykes-Picot planı mı?

Türkiye’de hep dış güçler edebiyatı yapılır. Kürtler bölgenin en eski ve en yerli halklarından biridir. Ama hep dış güçler tarafından bölünüp parçalanmıştır, sömürgeleştirilmiştir.

1639 yılında Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Osmanlı ile İran arasında bölünmüştür Lozan’da yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti ile Fransa ve İngiltere yani emperyalistler anlaşmış Kürdistan’ı bölüp parçalayıp paylaşmışlardır.

Bu nedenle yüzyıldır bölgede savaş hiç bitmemektedir. Ancak Sykes-Picot planına göre kurulan statüko 20. yüzyılın sonunda iflas etmiştir. Bölgenin sömürgeci devletleri özgürlük isteyen Kürtler karşısında zorlanmaktadır. Bölgedeki statüko çürümüştür.

Şimdi yeni bir Sykes-Picot planından söz ediliyor. Türkiye de bu plana ortak olmak ve payını arttırmak istiyor.

Türkiye, baştan beri dış güçlerle anlaşıp Kürdistan’ı bölüp parçaladı. Aslında Kürtlerle anlaşıp dış güçlere karşı koyabilseydi daha bağımsız, demokratik ve daha güçlü bir yapıya kavuşurdu.

Ayni inat bugün de devam ediyor. Bugün de dış güçlerle anlaşıp Kürt halkını inkar ve imha etmeye çalışıyor. Bu inadın başarı şansı yoktur tam tersine Türkiye halklarına da, bölge halklarına da kaybettirecektir.

Osmanlı imparatorluğunun yıkılma sürecinde şekillenen Türk uluslaşması her türlü farklılığı kendisi için en büyük tehlike olarak algılamıştır. Onları ezmeyi ve imha etmeyi tek çözüm olarak görmüştür. Bu nedenle isyanlar ve kanlı katliamlar, soykırımlar birbirini izlemiştir.

Bugünkü tek tekçi kalıpların temelleri ta o zaman atılmıştır. “İmtiyazsız-sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” deseler de bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu sloganla kurulan sistemde bütün farklılıklar ezilip betonlanmak istenmiştir. Böylece her türlü sorun demokratik yollarla çözülmek yerine askeri yöntemlerle bastırılıp dondurulmuştur. Ne var ki bu sömürgeci politika sorunlara çözüm olmamış sadece daha da büyüterek ertelemiştir.

Emperyal güçler ve yerel sömürgeci dikta rejimleri bölgeyi yeniden paylaşmak istemektedir. Bunun önündeki engel olarak da Kürdistan Özgürlük Hareketini görüyorlar. Bu nedenle bu tarihsel süreçte Kürtleri devre ve denklem dışı bırakıp sistemlerini yenilemek istiyorlar.

Böylesi tarihsel bir dönemde Sayın Öcalan üzerindeki hukuk ve insanlık dışı bir tecrit uygulanması tesadüf değildir. Bu basit ve sıradan bir baskı-zulüm meselesi değildir. Böylesi tarihi bir dönemde Öcalan tarafından temsil edilen halkların iradesinin devre dışı bırakılması, tasfiye edilmesi demektir. Sömürgeci-faşist sistemleri ayakta tutabilmek için özgürlük isteyen halklara diz çöktürülmesi demektir.

Yine tecridi insafsızca sürdürenlerin, destekleyenlerin ya da sessiz kalanların amacı da budur.

İşte Öcalan üzerindeki tecride karşı mücadelenin önemi buradadır.

Leyla Güven’in tecride karşı başlattığı açlık grevi direnişinin anlam ve önemi de buradadır.

Erdoğan ve emrindeki çetelerin bir yandan hukuk dışı tecridi zalimce sürdürürken tecride karşı çıkanlara da vahşice saldırması bundandır. Onlar emirlerindeki savaş borazanı medya tekelleriyle halkı susturup kandırabileceklerini sanıyorlar. Oysa halkların direnişi onları suçüstü yakalamıştır.

Ne dünya yüz sene önceki dünyadır ne de Kürtler yüz sene önceki Kürtlerdir.

Kürtlerin ve tüm farklılıkların eşit özgür ortak yaşamına dayanan yeni bir bölgesel çözüm olmadıkça sömürgeci-işgalci güçlere karşı direniş yükselecektir.

Erdoğan Türkiyesi bir kez daha Kürtlerle anlaşma yerine savaşma tercihini yapmış gibi görünüyor.

Sakine Cansız (Sara), Fidan Doğan (Rojbin) ve Leyla Şaylemez (Ronahi) bu amaçla katledildi.

Sayın Öcalan bu nedenle ağır tecrit şartlarına mahkûm ediliyor.

Leyla Güven ve HDP’li seçilmişler bu nedenle zindanda tutulup görevlerini yapmaları engelleniyor.

Efrîn’den sonra tüm Rojava’nın ve Güney Kürdistan’ın da işgali gündemdedir. Bu saldırganlık püskürtülüp bozguna uğratılmadıkça özgür bir gelecek kurulamaz.

Çözüm yerine kanlı bir savaşı tercih edenler bütün ezilen halkları köleleştirmek istiyor.

Bu nedenle bütün ezilenlerin birleşmesi ve tecridi kırması güncel ve acil bir görev olmuştur.

12 Eylül faşist diktası ilk darbeyi Amed zindanlarında aldı ve orada bozguna uğratıldı. Erdoğan faşizminin sonunu da Amed zindanında başlayan direniş süreci ilan ediyor.