Yeni yılı kutlayacaktım aklıma otomobil geldi

‘Yerli ve milli otomobil” denilen ucube gündemi boydan boya kapladı.

Ulusalcının itirazı “otomobile” mi? Hayır.

Ulusalcı “bu otomobil yerli ve milli değil” diye itiraz ediyor. Hani “yerli ve milli” olsa, eşeğin ayağını bile savunacak.

Yeryüzünde “yerli ve milli” olan neredeyse hiçbir şey kalmadı. Alın şu F-35’i. Bunun bile kimi parçaları Türkiye’de yapılıyor. Yani insan öldürme canavarının içinde “Türk’ün yerlisi ve millisi” de var.

Kazara Türkiye’ye verilseydi, bizim ulusalcı, gökyüzünden ölüm kusan bu kanatlı canavarı görür görmez, “içinde Türk’ün yerlisi ve millisi var” diyerek ona “asker selamı” çakacaktı.

Kapitalist uygarlığın simgesi nedir derseniz, ben otomobil ve silah derim.

Her ikisi de ekolojik krizde en büyük role sahip. Atmosferdeki zehirlenme en başta bunların, bunları üreten fabrikaların marifeti. Daha üretilirken zehir kusuyorlar, üretildikten sonra kusmayı misliyle çoğaltıyorlar.

Sorun “millilikte, yerlilikte” değil. Otomobilin ve silahın kendisinde.

Kapitalist ekonomide üretilen her meta, bunların kimisinden insanlar yararlanıyor olsa bile, “insanın ihtiyacı” için üretilmiyor. Maksimum kar için üretiliyor. Fabrikaların sahipleri, mühendisler, teknisyenler “insanın ihtiyacını” değil, fabrikanın kazancını düşünüyor. Bu üretimde “kullanım değeri” değil, “değişim değeri” esastır. O nedenle de ürettiği otomobil ve silah insanın ihtiyacı için değil, kapitalistin kar hırsı tarafından belirleniyor.

Otomobil olmasa ne olur? Silah üretilmese sonucu nedir?

Otomobil olmasa, insanların ve malların bir yerden bir yere taşınmasının alternatif yolları bulunur. Trenler karada ve gemiler de nehir ve denizlerde öne çıkar. Silahlara gelince, vaktiyle dendiği gibi “kılıçlar eritilir, karasabana çevrilir.” Ne otomobil ve ne de silah insan ihtiyacı değildir.

Üstelik otomobil, yarattığı avantajı çoktan tersine çevirdi. Alın Paris’i… İnsanlar otomobillerini kent girişinde park etmekte, gidecekleri yerlere metroyla ulaşmakta. Otomobil otomobilin zıddını çoktan yarattı bile. İnsanlar kendi otomobilleriyle boğuşuyor.

Silaha gelince… Bugünün dünyasında silah demek, nükleer silah demek. Bu öyle bir silah ki, tüm insanlık soyunu yok etme kapasitesine sahip. Bu silahı elinde tutan, vaktiyle bu silah tekeline sahipken, kendini güvende hissediyordu. Artık bu tekel yok. Yalnız büyük devletler değil, İsrail, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve belki İran bu silahlara sahip. Erdoğan “onlara var da bana niye yok” demekte. Nükleer silah artık “düşmanı” değil, tüm gezegeni tehdit etmekte. Tek bir yerden atılacak nükleer bomba başlıklı bir füze, radarlara takılır takılmaz, seri halde nükleer başlıklı füzeleri rampalarından fırlatacak. Yok olacağız.

O halde, en basitinden söyleyecek olursak, otomobil olmasa da olur. Silah ise zaten olmamalıdır.

Ama daha köklü bir ifadeyle anlatacak olursak, kapitalist sistem olmamalıdır.

Bir düşünün. Komünal, demokratik sosyalist bir toplumda, sokak halkının oluşturduğu halk meclisine soruyorsunuz: “Gelirlerinizde artış mı istiyorsunuz, yoksa atom bombası mı?” Köy komününde tartışıyorsunuz: “Size hormonsuz tohum mu gerekli yoksa tank mı?” Böyle bir toplumda çocukların da oy hakkı olacağına göre, kreşdeki komün üyeleriyle konuşuyorsunuz: “Şu boş araziyi çocuk bahçesi mi yapalım yoksa buraya bir gökdelen mi dikelim?” Fuhuş sektörünün yüz milyarlarca dolarlık kazancı aklınıza geliyor ve bir mahalledeki kadın meclisinde tartışıyorsunuz: “Mahalleye bir genelev mi açalım yoksa kadın soykırımları müzesi mi?”

Bu son soruyu sorduğunuz anda kadınlardan esaslı bir dayak yiyeceğiniz muhakkaktır.

Sorunun özü şudur: “Millete” hitap etmek, demagojiye yolu açar. Yukarıdaki soruları sorar ve istediğiniz yanıtı üretebilirsiniz. Elinizde merkezi devlet, merkezi eğitim, merkezi medya var olduğu için vaktiyle Hitler’in “tereyağı değil, tank istiyoruz” “iradesini” ürettiği gibi, kapitaliste ve devlete kazandıracak her türlü yanıtı üretmek, muhalefeti yok ettiğiniz zaman, işten bile değildir.

Ama komünde, birkaç yüz kişinin birbirinin yüzüne baktığı bir ortamda, o insanlara kendi ihtiyaçları dışında hiçbir şeyi kabul ettiremezsiniz.

O halde soralım: Neye ihtiyacımız var?

Otomobile, silaha, şuna buna mı?

Yoksa neye ihtiyacımız olduğuna karar verecek olan komüne mi? Doğrudan demokrasiye mi? Komünlerin toplamından oluşan konfederalizme mi? Adem-i merkeziyetçi devlet olmayan devlete mi? Ulus olmayan ulus anlamında, herkesin kendini içinde hissettiği demokratik ulusa mı?

Neye ihtiyacımız olduğuna biz mi, yoksa tekeller mi karar verecek?

İşte oylayacağımız ilk ve temel soru budur.