İki nedensellik arasında

“Ben söylemiştim” gibi önermelerin mevcut durumumuz, şimdiki zamanımız açısından kimseye bir faydası yok elbette. Fakat okumakta olduğunuz satırların yazarı, 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde, kendisine fikri sorulduğunda ‘dehşet içerisinde’ olduğunu belirtmişti. Şükürler olsun ki tanıkları da var. O dönemdeki iddiam, AKP ile MHP’nin ya koalisyonla ya da koalisyon olmazsa başka bir yolunu bulup bir ittifaka gidecekleri biçimindeydi. Ne yazık ki çok ciddiye alınmadı bu iddia. Dönemin şartları açısından da temelsiz göründü.

“Ben demiştim” gibi bir iddiayı öne sürmek değil niyetim; daha ziyade, bu olasılığı son derece olanaksız bir şey olarak sunup, karşısında pozisyon bile alınmasını engelleyen bir propagandayı (haydi o moda deyimle algı yönetimini) işletenlerin bir sonraki dönemde, temel iddialarının “Kürt hareketi AKP’nin ekmeğine yağ sürdü” biçimine dönüşmesiyle ilgiliyim. Çünkü bunun iki anlamı var: Ya siyasal alanı okumakta beceriksizler (bu durumda argümanlarını izlemenin manası yok) ya da aksine son derece becerikliler (ki bu da son derece kötücül bir niyeti ortaya koyar).

Eğer bu bir okuma beceriksizliğinden kaynaklanıyorsa, tek bir soru soracağım: Her şeyiyle harekete geçmeye kesin niyetlenmiş bir devlet gücü, ne yapılsaydı bundan vazgeçerdi? Naif ve romantik yanıtlar kabulüm değildir. Yok, eğer bir kötü niyet söz konusuysa, bu da, ilk iddianın –MHP böyle bir ortaklığa yanaşırsa kendisini bitirir, o yüzden yanaşmaz– devletin temel yönelimini ve manevra değişikliğini görünmez kılma amacını güttüğünü gösterir.  Böylelikle asli aktörün aldığı konum görünmez kılınınca, bir sonraki dönemde de olan bitenin asli sorumlusu gözden kaybolacak, yine ve hep olduğu üzere, mağdurlar suçlanacaktı ki öyle de oldu. 

Mağdurların suçlanmasında psikanalitik bir çözümlemeyi gerektiren bir tür masumiyet arzusu da çalışmaktadır ki bu, başka bir yazının konusu olarak dursun. Bu yazıda, kaba bir ayrımla pozitivist-nedensellik ve dinsel-nedensellik adını vereceğim iki farklı nedensellik kurgusu üzerinde duracağım.

Dinsel-nedensellik kurgusu, insanın başına gelen her şeyden kendisini sorumlu tutar. Bu kurgunun en yaygın siyasal argümanlarından bir tanesi, İslamcı çevrelerde dile getirilen “İslam dünyasının başına gelenler aslında yeterince iman sahibi olmadığımız içindir” argümanıdır. Birinin başına kötü bir şey mi geldi, örneğin bir yerlerde haram yemiştir ya da ne mutludur ona ki hesabı bu dünyada görülmüştür vs. Bu kurgu insanların başına gelen kötülükleri, kötülüklerin aktörlerini sorumlu tutarak açıklamaz. Birinin başına kötü bir şey geldiyse, bunun nedeni zaten kendisinin yapmış olduğu bir başka kötülüktür. Sivas Katliamını hatırlayalım. Yakarak öldürmeyi tartışmak yerine, ‘mili ve yerli değerlerin’ örselenip örselenmediğini tartıştırmaya kalkışmışlardı hani.

Pozitivist nedensellik ise yalnızca hareket ettirici nedenlerle ilgilenir. Örneğin, birkaç gün önce, bir konuşma sırasında, cenazeleri ritüelsiz bırakmanın sistematik bir devlet politikası olduğunu ileri sürdüğüm sırada, muhatabım tam olarak şunu söyledi: “Yani bana göre ölünce biter her şey!” Haydi canım! Bu biçimiyle bu nedensellik kurgusu da olup bitenlerin sosyo-sembolik anlamlarını kavramaya tenezzül etmez. Bu nedenle de toplum olma dediğimiz şeyin de kendisinin anladığı biçimiyle salt fiziksel bir mekânda değil, aynı zamanda sosyo-sembolik bir uzamda yükselebilecek bir şey olduğunu da, devletin fiziksel mekânla birlikte bu sosyo-sembolik mekânı da tahrip etmeye yöneldiğini de göremez.

Fakat en kötüsü bu ikisinin iç içe geçmesidir. Bu ikisinin iç içe geçtiği yerde, sözde dindar kişi, iyiliği de kötülüğü de devletten gelen bir şey haline getirerek farkında olarak ya da olmadan devleti Allah yerine koyarken, sözde seküler kişi de bilimselliğini öne sürerken gerçekte son derece mistik, dinsel bir insan görüşünü benimserken belirir. Dibine kadar bu dünyaya tapmış dindarlar ile sekülerliği siyasal olandan hareketle değil de dinin olumsuzlanmasından hareketle kavrayan sekülerler arasında o kadar da uzun boylu bir fark yoktur. İkisi de devlet adlı tanrının sunağında keserler kurbanlarını. Çünkü olan biteni açıklamak ve olguları kendi mantıklarına iade etmek gibi bir tutumun sahibi değillerdir; aksine olup biten her şeyi kendi arzularını erekselleştirdikleri bir envantere kaydederler.

İşte çoğu zaman bu envanter kuruyor tartışma, düşünme pratiklerimizi. Örneğin önce olası ittifakları görünmez kılıyor, ardından da bu ittifaklar ortaya çıkıp da vahşet düzeyinde işler yaptıklarında, bunun sorumlusu vahşeti uygulayan değil de vahşete maruz kalan oluyor. Eh, bu, sorumluluğu kendi üzerinden atmanın da en kestirme yolu en nihayetinde.

Fakire, Kasım seçimlerinden yaklaşık iki ay sonra yeniden fikri sorulmuştu. “Önümüzde bana kalırsa artık tek bir soru kaldı, o da bu mücadeleyi göğüsleyip göğüsleyemeyeceğimiz sorusudur” yanıtını vermişti.