İnanmak başarmanın yarısıdır

Kandıra hapishanesinde tutuklu vekil ve belediye başkanlarını son ziyaretimde, her gelene sorulan o soru; “dışarıda ne var ne yok, referandum sonucu ne olacak?” bana da soruldu. Ve verdiğim cevap üzerine; “ama senden önce görüştüklerimiz çok karamsardı” diye başlayan cümleler kuruldu kimilerince. 

Öncesinde de dikkatimi çeken, “bu adamlar ne yapar yapar sandıktan galip çıkar” klişe cümlesi ile ifade edilen bu karamsarlık ve şüphenin, referandum tarihi yaklaştıkça artıyor oluşuna tanığım ve bundan dolayı duyduğum kaygıyı gizlemiyorum. 

Ancak bu ruh halinin hapishanelere bile taşındığını görmek ayrı bir rahatsızlık yarattı. Çünkü; muhataplarımız ülke siyasetine yön verme gücü olan, toplum üzerinde büyük etki uyandıran insanlar. Elbet akıl süzgecinden geçireceklerdir kendilerine ulaşan her veriyi. Ancak yine de ruh hallerine, motivasyonlarına bulaştırılan karamsarlığı etki alanlarına taşımaları ihtimalini önemsiyorum. 

Konunun, “ne olur ki?” deyip geçilecek türden olmadığı düşüncesindeyim. Çünkü bu şüphe, bu karamsarlık başlı başına başarımızı tehdit eden bir unsur. İşin psikolojik analizi haddim değil, ancak bir şeye inandığımızda beynimizin onu oldurmak için çaba harcadığını ve başardığını da, tersini de kerelerce gördüm hayat içinde. Evet, “inanmak başarmanın yarısıdır”. 

Bugün referandum üzerinden konuşuyor olsak da bu olgu hayatın her alanında ve her zaman geçerliliğe sahip. Bir şeyi başaracağına inanmak; insanın azmini körüklüyor, kararlılığını pekiştiriyor, enerjisini ve ikna kabiliyetini artırıyor. 

Bir şeyi başaracağına inanmak; başarmak dışındaki seçenekleri eliyor. Dolayısıyla insanı direk olarak başarı hedefine odaklıyor. 

Tersi? Tersi de tersine yol açıyor. İnsanın üzerine bir pasiflik bir teslimiyet ruhu çöküyor. Örneğin; Nasılsa sandıktan bu adamların istediği çıkacaksa niye erkenden kalkıp bildiri ya da broşür dağıtalım, niye ev ev dolaşıp propaganda yapalım, niye iktidarın hışmını üzerimize çekecek şekilde görünür muhalefet yapalım vs. vs. Ve birkaç gün önce bir sohbette bir arkadaşın dediği gibi “7 Haziran’da çok yorulmuştum bu sefer sandıkta görev almadım”, “ya hep biz mi çalışacağız, biraz da başkaları çalışsın”…

Bu ruh halinin kişisel nedenleri de vardır belki, ancak hem oluşumu itibariyle hem de sonuçları itibariyle toplumsal bir anlamı olduğu net. Toplumsal boyutunda; toplumsal mücadelenin her alanında karşımıza çıkacak bir soruna işaret ediyor, En yakın örnekte; referandum çalışmalarında başarıyı güçleştiren bir faktör olarak karşımızda duruyor bu gün. 

Bu tespitten pek çok sonuca varılabilirse de referandum süreci ile ilişkili olarak şu ikisini daha fazla önemsiyorum: 

Biri; kazanmak üzerine; Karşımıza çıkan bu tür örneklerle muhakkak ilişkilenmek ve ikna kabiliyetimizi bu karamsarlığı kırmak için de kullanmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Dışımızda olanı kazanmaktan mutlu olup, içimizdekinin yalpalamalarını bırakın düzeltmeyi suçlamayı ve yaftalayarak dışarılaştırmayı doğru bulmuyorum. Kaldı ki ihtiyacımız olan da bu değil zaten. Yani karamsarlarımıza umut aşılamayı mücadelemizin bir parçası yapalım.

Diğeri; yine kazanmak üzerine; Pek çoğumuz gibi ben de kerelerce tecrübe ettim ki, karamsarlıktan kurtulmanın en iyi yolu aktif mücadele içinde olmak. Sabah seherinde metro, vapur çıkışlarında, fabrika önlerinde bildiri dağıtmaya gitmek, pazar yerlerinde halkla buluşmak, halk toplantılarına katılmak, sandıklarda görev almak, broşürlerin, bildirilerin hazırlanmasına yardım etmek, afiş asmak vs.vs. Bakın bu faaliyetlerin içindeki insanların yüzlerine; ışıl ışıl, umut dolu.