Zeynep’in mektubundaki kayıp harfler

  •  Zeynep Kınacı (Zîlan), eyleme gitmeden önce bıraktığı mektubun orijinalinde üniversitede kendilerine öncülük eden R.Ç adlı birinden özel bir saygıyla söz eder. Zeynep, mektubundaki kişiyi rastgele seçmemişti, kendisinde iz bırakan o ismin o mektuba ve daha fazlasına layık olduğunu seziyordu. Doğru ismi seçmişti.

RAHMİ YAĞMUR

Kürtler için artık tartışmasız bir tarihi kişilik haline gelen Zeynep Kınacı (Zîlan) eyleme gitmeden önce bıraktığı mektubun orijinalinde üniversitede kendilerine öncülük eden R.Ç adlı birinden özel bir saygıyla söz eder. Zîlan’ın mektubunda isim orijinal şekilde yazılmış mıydı bilinmez ama geleneksel olarak Kürtlerin politik kadrolarının mektuplarındaki isimler bir gizlilik ve alışkanlık gereği baş harfleriyle ifade edilir. Bu mektubu okuyan herkes ilk duygu yoğunluğunu aştıktan sonra bu meçhul kişiye karşı içten bir merak beslemiştir. Ancak politik gerçeklik her zaman biraz materyalisttir ve mektubun sahibi de artık olmadığına göre kimse bu iki harfin izini sürmedi. Sonraki zamanlarda bu harflerin sahibinin Zîlan’ın mektubunda anılmaya değer biri olup olmadığı düşünülmeye ve (tanınmadığı için) doğal olarak mektuptan çıkarılmaya başlandı. Bu mektubun basına yansıyan sonraki versiyonlarında bir daha bu iki harfe rastlanmadı ve böylece unutulup gitti. Oysa Zeynep mektubunda yazacağı kişiyi rastgele seçmemişti, kendisinde iz bırakan o ismin o mektuba ve daha fazlasına layık olduğunu seziyordu. Doğru ismi seçmişti.

1082 yılında Kûhistan sultanı İskender Bin Kavuş tarafından edebi, tarihi ve ahlâki eserlere kaynaklık eden, (kimisine göre Kürt edebiyatının incisi sayılan) Kabusnâme’de, “Her an açık yüzlü ol” der. Bu, genç devrimci R.Ç. için söylenebilecek ilk söz olabilir.

R.Ç, İnönü Üniversitesi’nde okuyan mavi gözlü genç bir devrimcinin kısa ama saygıyı hak eden dolu bir hayatın hikayesini anlatır. Birinci sınıfa geldiğinde üst sınıftaki yurtseverler ona ‘Maviş’ diye sesleniyordu. R.Ç, okulda uzun süre isminden çok ‘Maviş’ olarak tanınıyordu. R.Ç, Recep Çolak’tır. Zîlan o mektubu yazdığında Recep çoktan onun gittiği yere yani toprağa düşmüştü bile, ama o bundan habersizdi. Belki de bilse Asklepios’a bir horoz borçlu olduğunu düşünürdü.

Recep, Amed’in Lice ilçesinde yakınında bulunan Sisi köyünde doğmuştu. İlk öğrenimini burada, orta öğrenimini Amed’de görmüştü. Daha sonra İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü kazanmış, eğitimini orada sürdürüyordu.

Aslında o, okulun yurtseverlerinden kimse kimsenin kaç kardeş olduklarını, zengin mi yoksul mu olduğunu sormazdı, çünkü ilk defa arkadaşlık onlar için bunların dışında bir anlam ifade ediyordu. Ama yine de herkes Recep’in ailesinin iki keçisi olduğunu bilirdi, çünkü bunun üzerine (herkes için geçerli olan) küçük bir espri kuruluydu.

Sofradan başını kaldıran ve sadece ondan 2 yıl önce davranıp Harran ovasında girdiği çatışmada bedeni parça parça edilecek olan Abdullah Akın ona dönüp, “Bu iki keçi hiç ölmez mi” diye sordu. Yine onunla yakın dönemlerde Amed dağlarında hayatını kaybedecek olan Mehmet Çiçek, “Yok, onlar ölmez, büyülüdürler” diyordu ve herkes gülüyordu. Onlar İnönü Üniversitesi’nin genç yurtsever grubuydu ve gerçekte hiçbirinin ailesinin maddi durumu da o kadar iyi değildi. Ama onlar bunun gerçek sebeplerini bildikleri için de dramatize etmek yerine kahkahaları kendileri için atıyorlardı. O yurtsever öğrenciler yalnızlıklarını yozlaşmış ortaklıklarla değil, gerçek dostluklar ve amaçlar üzerine kurmuşlardı, onun için hiç eskimedi. Zaten onlar bunu unutacak kadar yaşamadı. Toprağa düşüşleri bile gizli bir anlaşma gibi aynı yıllarda ve aynı biçimlerdeydi.

Bir daha kimse onun kadar güzel semah çekmedi

Sabri, Mazıdağlıydı, İnce Memed’e benziyordu. Yeni öğrendiği ‘İzmir’in Kavakları’ türküsünde küçük bir değişiklik yapıp şivesiyle mırıldanıyordu; “İzmir’in kavakları/dökülür yaprakları/Bize de derler Apocu /yar fidan boylum/yıkarız konakları…” der, devam ederdi. Sabri, toy bir materyalistti. Alevileri ve semahı Malatya’da tanımış ve o kadar sevmişti, durmadan semah çekip dolanıyordu. Evin içinde durmadan semah çekip dolanıyordu. Ama bir türlü doğrusunu yapamıyordu. Recep’in ev arkadaşı bazen Sabri’ye takılır, “Helal olsun Sabri, bir daha kimse senin gibi bu semahı bozmayı başaramaz” diyordu. Oysa gerçek bu değildi, o semahı o kadar severek çekiyordu ki, belki de bir daha kimse o kadar güzel semah çekemeyecekti. Sabri, yine bir gün Recep’in kaldığı öğrenci evinde semah çekerken Zeynep içeri girmiş onu izlemiş ve gülmüştü. Ona semahın anlamını ve nasıl yapılması gerektiğini anlatıyordu. Sabri, 1992 yılının başlarında Mardin’de korucularla çıkan bir çatışmada hayatını kaybetti. Bu hikaye toprağa düşen çocukların hikayesidir.

Recep Serap’ı, Zeynep Ali’yi seviyordu. Nietzsche, aşkı; Hıristiyanlığa karşı kazanılmış gerçek bir zafer olduğunu söyler. Aslında aşk durmadan beden üzerine proje oluşturan tüm rejimlere karşı gerçek bir zaferdir. Koşulları olmadığında ona ve realiteye karşı saygıyla durmayı başarmak gibi. Onlar sevgiyi güç haline getirmenin bir formülünü bulmuşlardı, tıpkı kendilerinden önceki efsanelerde dağları taşları aşmak ve tüm meydan okuyuşlarda yanında taşımak gibi… Korkunun ve amaçların yanında içinde unutmadan taşımak, onunla konuşmak ona öfkelenmek parça parça olana ve toprağa düşene dek bir gün bile unutmadan yaşamak. Zaten yanlarına başka bir şey de almıyorlar.

Bazıları onu da almak istemiyordu dönüp artlarına bakmamak için, ama onların da bir parçası geride kalıyordu. Tüm devrimciler yola çıktıklarında her şeyi bıraktıkları gibi bulacaklarını sanırlar. Ama çoğu zaman ne bıraktıkları şeyler bıraktıkları gibi kaldı ne de onlar bir daha geri dönebildi. Zaten başka türlüsü de olamazdı. Açlığa, soğuğa ve aşka karşı dayanıklı olanlar daha çok yaşadı ama bir süre sonra sevmeyi ağlamayı ve özlemeyi unuttular. Bütün bunlar melekler için kurulan hikayeler değil amaçlarından ve sosyal endişelerinden kendilerini yaşamaya zaman bulmadan giden çocukların hikayesidir. Ayak izleri, eşsiz renklerdeki çiçek tarları gibi insanın içinden geçip giden insanların hikayesidir.

Tavizsiz ve tartışmasız gerilla kuşağı

  •  Recep gerilla saflarına katıldı, artık ismi Mazlum’du. Çocukluğunun geçtiği yerlerin gerillası yenilmezliğin sırrıdır. Bazen yorgun, aç bir şekilde rüyalar görerek yürüdüğünde bile gelmek istediğin yere gelmenin sırrı budur belki de. Çünkü yürüyenler o toprakların çocukları…

1990’lar yumuşak literatürle tanışmamış ve partizanlığa karar kılmış bir Kürt kuşağın çağıydı. Onun için çoğunun adı ateşten ve fırtınadan esinlenmiştir. Recep, bir süre sonra ve doğal olarak öğrenci hareketinin liderliğini yapmaya başlamıştı. Ama sadece fakülte işgal eden, faşistlerle kavga eden ve pencereleri kıranlardan değil (onu da bazen yapardı) ama daha sorumlu bir duruşun sahibiydi. Zaten gerçek cesaret, sorumluluktur. Gerilla kırsal yayılmasını önemli oranda genişletmişti ama kentlerdeki milyonlarca Kürt devrimci hareketi büyük bir merakla izliyordu. Kadrolar kentlere inmeye çalışıyordu. Malatya ve Antep gibi biraz daha gelişmiş bu kapsam içinde ele alınıyordu. Recep gerillanın şehir merkezlerine yerleşmesi için önemli bir çaba sarf etti. Ama gerilla şehre yerleşemedi, şehrin çocukları gerilla oldu. Ülkelerini yıkmaya gelen fil sahipleri ordulara karşı başları bedenleri sarılı ve ellerinde taş olan yerden ve gökten biten ebabil kuşları gibi onları yenilmiş ekin yaprağı yapmak için…

O, olgun bir gülümsemenin sahibiydi. Olgun bir gülümseme her soruna güç getiren insanların mimiğidir. Zeynep, onu İnönü çarşısının üstündeki parkta otururken hatırlıyordu ve yine ona gülümseyerek Kürtlerin isyanından cennetinden ve cehenneminden söz ediyordu. Malatya’nın meyve bahçelerinden cennet esintilerinin geldiği bu bahar gününde cehennemden söz etmek de neydi? Ama gerçek tam da böyle bir şeydi. Karşıtının kenarında yanında ve içinde yaşayandı. Böylece İnönü, o baharları taşradan gelen çocukları toprak için hazırladı.

Recep gerilla saflarına katıldı, artık ismi Mazlum’du. Çocukluğunun geçtiği yerlerin gerillası yenilmezliğin sırrıdır. Bazen yorgun, aç bir şekilde rüyalar görerek yürüdüğünde bile gelmek istediğin yere gelmenin sırrı budur belki de. Çünkü yürüyenler o toprakların çocukları…

Recep daha sonra düzenlemesi yapılmış, Muş’un Güney bölgesinin cephe sorumlusu olmuştu. Üzerinde Serap’ın ördüğü kazak ve eski bir deri mont, ceplerinde ise durmadan sağa sola yazmak için kalemi ve kırışmış defteri vardı. Ev arkadaşıyla Şerafettin ve Haçreş Dağlarının tepelerine bakan bir köyün kenarındaki küçük tepeciğe sırtlarını dayamış, oturuyorlardı. Yüzü yine güleç ama olgun ve saygılıydı. Akşam o kadar çok not yazmıştı ki arkadaşı ona takılmaktan kendimi alamadı. “Sen bu yazma işlerini çok sevdin galiba, kışınız nasıl geçti?” Recep, “Hava saldırıları vardı, ıslak mevzilerde donduk”, arkadaşı “Yaa… Öyle mi, çok romantikmiş”. Recep; “İyi romantizmin ne olduğunu bu kış görürsün diyordu.”

Recep Çolak’ın mezarı bulunmadı

Recep sorumluluk yaptığı yeni bir alana gelmişti. Tanınmasın diye ismini Felat koymuştu. Zaten mücadele içinde ya Mazlum veya Felat isimlerini kullanmıştı. Ömrü o çağın partizanları kadardı. 1994-95 kışıydı. Türk ordusu köyleri, insanları ve hayvanları birlikte yakıyordu. Tüm ordu Kürdistan’a gelmişti. Taşrada Kürt’e ait ne bulsa yakıyordu. En çok da evleri ve atları yakıyordu. Küçük gerilla birlikleri içinde çocukluklarının geçtiği yanan köylerden geçerken sis ve duman kokusu alıyordu. Yarı yanmış tandırlıklarda küçük bir ateş yakmasını becerirlerse, kenarında annesiyle geçirdiği çocukluğunu hatırlayacak kadar otururdu. O kış ölmemek çok zordu. Recep, ayakları yanmak üzere olan bir kadın gerilla için mezraya sığındı. Zaafları erdemleriydi. 1995 yılının başlarında kışın ortasında Varto, Hınıs, Tekman ilçeleri arasındaki bir mezrada, Türk ordusunun bir saldırısında şehit düştü. Zaten onlar Pablo Neruda’nın yavaş ölenler listesinde yoktu.

Ölüm haberi küçük bir nota yazılarak Sipan Dağı’nın eteklerindeki bir yeraltı mağarasına sığınmış ev arkadaşına ulaştı. Bu tuhaf bir tesadüf değildi, hayatları fikirlerinin arkasında gidenlerin doğal karşılaşmasıydı. Kağıdı okuduklarında sadece bir yıl sonra onun yanına gidecek olan Beritan’ın yüzünde dramatik bir gülümseme belirdi. O bir yıl önce yanında kaldığı komutanını çok sevmişti.

Gidenlerin ardından dua ve ölüme sebebiyet verenlere lanet okumasını bilen bir tek Gasparyan değil. Doğulu şair Kays El Mecnun, kalanlar için ağıt yakmış gibidir. Bozkırın ortasında, yenilginin masum duruşudur gidenlerin ardından. Anlaşılmamışlık, bir fikrin jenosididir gidenlerin ardından. Gidenlerin ardından gidilemeyişine ağıttır.

Ölüm, ölümsüzlük otu bulununcaya kadar dramatik değildir. Ne zaman ölümsüzlük otu bulunursa, o zaman Gılgamış ve Sultan Süleyman’ın arkasından ağlayıp ağıt yakılabilir. O yüzden kimse Ezraile kızmaz, çünkü çok eşitlikçidir. Ölüm ve Beyaz Melek herkes için ama herkes için çok komünisttir. Cellâdın helalliği ve saygısı kimseyi ardında bırakmamasıdır.

Recep’in öz geçmişi Şam’a verildi, ancak onun da onlarcası gibi politik fırtınaların içinde kayboldu, mezarının nerde olduğu ise bilinmez. Meğer onlarınki mezarları olmayanların arkadaşlığıymış.

Bir halkın meçhul savaşçıları, kayıp hazineleri gibidir. İçinde sadece akik taşıyla süslü altın taçlar, içinden kızıl kızıl şaraplar içsen sarhoş olmayacağın emaist testileri, elmas taşlı yüzükler, yıldız taşlı kolyeler ve kehribarlarla süslü bilezikler değil, sırlar taşıyan altın kabartma resimler ve kabartmalarla doludur. Sırları meçhul savaşçılar ve kayıp hazinelerdedir. O yüzden onların bir mezarı olmalı. Recep’in mezarını bulmalı. Üzerine çiçekler ve sevdiklerinin ay taşı bırakacakları bir mezarları. Gözündeki maviliği ve içindeki gülümsemeyi bize hatırlatacak bir mezarları olmalı. Recep Çolak’ın mezarı bulunmalı.