Züppenin yerleşme sorunu 

Fransız psikanalist Jacques Lacan’a atfedilen bir söz var: “Takıntılı bir nevrotiğin hakkınızda topladığı ipuçlarını Sherlock Holmes görse kıskanır.” Lacan’ın bunu söylemiş olması da muhtemel, söylememiş olmaması da; ama kuramı bunu doğrulayan öğelerle dolu. Takıntılı bir nevrotik, kendisi ile arzusu arasında bir ayrım yapamadığı için arzusunun reddedilmesini kendi varoluşunun hiçe sayılması olarak algılar. Onun saplantılı arzusunun muhatabını nesneleştirmekte olduğuna, dolayısıyla arzusunu reddetmenin onun varoluşuyla bir ilgisinin bulunmadığına, daha ziyade insanın kendisini bu ‘nesneleştirilme’ halinden korumak yönündeki bir refleksi olduğuna takıntılı bir nevrotiği ikna etmenin olanağı yoktur.

O sürekli yeniden yeniden seferler düzenleyecek, fetih çabasını daimi tutarak, bu daimilik içerisinde kendisine yanıtlar geliştirmeye zorlayacaktır muhatabını. Kurnazdır takıntılı nevrotik; zeki değil, kurnazdır. Yanıt geliştirmeye bir kere başlarsanız, bir egolar tuzağının tam ortasında bulursunuz kendinizi. Böylelikle asıl meseleyi gözden kaybetmeyi başarır takıntılı nevrotik. Bu nedenle sizin hakkınızda topladığı ipuçları da gerçekte sizinle ilgili değildir; bu ipuçları dolayısıyla sizi kendisine bir yanıt vermeye zorlayarak hem bu ipuçlarını hem de yanıtlarınızı kendisinin maskesi olarak kullanacaktır. Sizden topladıkları onun maskesidir. Onun maskesini düşürme çabanızın bile onun maskesi halini aldığı başa çıkılmaz bir döngüdür bu. O yüzden en akıllıcası bu türlü ilişkilere bir son vermektir. Ama bazen ne yazık ki bu ilişkilenme halinden kurtulmak için tokat atmaktan başka seçeneği de kalmayabiliyor insanın. Bir psikiyatr olarak Fanon’un şiddet konusunda söylediklerini ve yine Hannah Arendt’in bizzat kendi çocuksuluğunu Fanon’a yansıtmasını düşününüz örneğin.

Takıntılı nevrozun kolektif ve siyasal-toplumsal halini anlatıyordu Fanon biraz da. Yine Edward Said’i hatırlarsak, o da ‘Doğu’nun bilgisinin üretilmesi’nin en nihayetinde ‘yönetmek’ amacını güttüğünü söylerken, biraz da takıntılı bir nevrotiğin ‘ipuçları toplamasına’ benzer bir sürecin sözünü etmekte değil midir? Durmaksızın bilmeye çalışan, durmaksızın ipuçları toplayan, nesnesine karşı takıntılı Oryantalist Söylem de ‘nesneleştirdiği nesnesi’ hakkındaki bilmesini en nihayetinde kendi kendisini maskeleyen bir şey olarak kullanmıyor mudur?

Peki neden? En kestirme yanıtı şu: Çünkü takıntılı nevrotik, onay bulmayı başardığı zaman, kendi kendisini doğrudan tehlikeye atmadan tehditler savurabilir bir kudreti kendinde bulabildiğini fark ettiği zaman züppeleşir ve züppeliğini sürdürebilmesini kendisinin bir başarısı olarak görür (‘züppe’ sözcüğünü müthiş bir ustalıkla ve tam adrese teslim kullanan Faysal Sarıyıldız’a da buralardan bir selam olsun bu cümle). Züppelik, onun, gerçekte Hegelci köle-efendi diyalektiği zemininde kavranabilir olan temel anksiyetesinin üzerini örter. Hayatta kalmak için özgürlüğünü peş keş çekmiş olmasının üzerini örtmeye çalışmaktadır gerçekte. Bu nedenle züppenin bir kişiliği yoktur – kişilik özgürlüğü var sayar. Züppe bu yoksunluğunun üzerini daima el yükselterek kapatmaya çalışır. Bu el yükseltmeleri ortasından kesen, birbirine bağlayan bir çizgi yoktur; böylesi bir tutarlılık çizgisi çoğu zaman muhatabın züppeye atfettiği bir çizgidir. Züppe yalnızca altta kalmamaya çalışır; çünkü çok derinlerde bir yerlerde çok fena altta kalmıştır ve el yükseltmeleri de bunun sembolik telafileri olarak belirmektedir. Her anını, o kabullenemediği temel zayıflığının yapısal tekrarları olarak yaşar ve bu nedenle de bir zamanı, bir tarihi yoktur. Her şeyin üst üste binip sıkıştığı bir anın içerisinden yanıt geliştirmektedir züppe. Züppeliği, onun temel köleliğini saklar. Züppe bu anlamda takıntılıdır.

Takıntılı kimse, Hegel’in efendi ve köle diyalektiğinde ihmal ettiği bir niteliği dışa vurur. Saf bir prestij mücadelesi içinde kendisine efendiliği elde etme fırsatı sunulmuş olan köle, ölüm riskiyle yüz yüze geldiğinde geri çekilir. Fakat kendisinin ölümlü olduğunu bildiği için efendinin de ölebilir olduğunu bilir. Böylelikle efendi için çalışmayı kabullenir ve bu süre içinde kendi zevkinden vazgeçer ve efendinin ne zaman öleceği konusunda emin olmadan bekler. Köleyi köle yapan bizzat kendi fantezisidir. Köle kendisinin örtük rızasını, efendinin dışsal baskısı olarak algılar. Takıntılı kişiliğin tam da bu nedenle bir ‘yerleşme’ sorunu vardır. Yerleşebilmesi için daima birilerini yerinden etmesi gerekmektedir. Onun varoluşudur bu; asla yerleşemez ve daima yerleşmeye çalışır.